Leonardo Da Vinci vs Leonardo DiCaprio
"Da Vinci ve DiCaprio farklı sanat dallarında çalışmış ve farklı yüzyıllarda yaşamış olmalarına rağmen birçok ortak özelliğe ve yaşamlarında ilginç detaylara sahip iki sanatçıdır. Bunları şöyle bir gözden geçirelim.
"Da Vinci Cut" denilen özel kesim tekniği, ismini "Mona Lisa" tablosunu altın oran hesabına göre çizen Da Vinci'den almıştır. Bu teknikte de değerli taşlar altın orana göre kesilmekte ve şekillendirilmektedir. Başrolünde DiCaprio'nun oynadığı "Titanik" filminde geçen "Okyanus'un Kalbi" isimli değerli kolyenin ilk sahibi, Fransız Kraliçesi Marie Antoinette"nin eşi Kral 16.Louis'dir. Değerli kolye, Fransız Devrimi sırasında Kral idam edildikten sonra bir çelik kralı tarafından satın alınmıştır.
DiCaprio'nun annesi hamileyken ve İtalya'da bir müzede Da Vinci tablolarına bakarken bebeğinin tekme atması sonucu oğluna bu ismi vermiştir. Da Vinci ve DiCaprio zaten İtalyan asıllıdır.
Kafatası birçok sanat dalında kullanılmıştır.
W.Shakespeare'in "Hamlet" oyununda hayatı sorgulayan baş karakterinin elinde kafatasını görebiliriz. "Django: Zincirsiz" filminde "Calvin Candie" isimli, soyadı tatlı kendi ırkçı bir beyazı canlandıran DiCaprio, filmde eline zenci birine ait kafatasını alarak karşısındaki zenciyi aşağılamıştır. Kafatası, ırkçılığın ne derece insanlık dışı bir düşünce olduğunu sembolize etmiştir. Da Vinci ise insan anatomisini detaylı anlamak için "Kafatasının Kesiti" isimli eskizi ile çığır açmıştır. Hepsinin anlamı ayrı bir derinlik ve iz taşır.
DiCaprio, "Göklerin Hakimi (The Aviator) filminde "Howard Hughes" isimli gerçek hayatta yaşamış olan bir pilot ve film yönetmenini canlandırmıştır. Hughes, filmlerindeki uçak sahneleri için büyük paralar harcamıştır. Ayrıca kendisi de çeşitli uçaklar tasarlamış ve üretmiştir. Da Vinci'nin "Hava Vidası" tasarımı günümüzdeki drone ve helikoptere benzer bir eskizdir ve havacılık sektörüne önemli bir katkıda bulunmuştur. Yine çığır açan bir tasarımdır.
"Titanik" filminin bir sahnesinde Jack, elleri kelepçeli bir şekilde boruya bağlanmıştır ve sevgilisi Rose da onu kelepçeden kurtarmak için balta kullanmıştır. Eline daha önce balta almayan Rose'un, Jack'in ellerine zarar vermeden onu kurtarması bir mucizedir. Da Vinci ise sağ elinde meydana gelen sinir hasarı yüzünden birçok eserini tamamlamakta sorun yaşamıştır. Bu eserlerden birisi de "Mona Lisa" tablosudur."
👑 +Cimbomino
🔥 23 Up
07.06.26
Ben hiç unutmadım, unutamam vs Unutursun için yana yana
"Bazı şeyler hayatımın bi parçası değil artık ama bazen bi şey oluyor tetikleniyor insan hatırlamış oluyor. Unutmaktan kastımız gündemde sıcak tutmak değilse evet unuttum gitti ama bi dönem hayatından geçmiş arkadaşın, sevgilin, acıların, anıların tamamen unuttum gitti olayı pek mümkün değil. Ya hafızayı sildirmek lazım ya da aşırı gamsız olmak lazım. Ben hayatımdaki olumsuzlukları genel olarak düşünmemeye çalışanlardanım, bazen patlak veriyor bir yerlerden ama üzerine çok durmayı, konuşmayıp, yok saymak gerekiyor."
👑 bir garip yolcu
🔥 14 Up
07.06.26
Face/Off (Yüz Yüze) vs The Departed (Köstebek)
"SPOILER! İki filmde polis ve suçluların kapışmasını, ajanlık yapmasını ve bunun sonucunda trajik olayların yaşanmasını izleriz.
Face/offda özel ajan Sean Archer, kendisini vurmak isteyen ama kazara oğlunu vurup onun ölümüne sebep olan terörist Castor Troy'un izini sürmektedir. Onunla ilgili her detayı araştırır ve onu yakalamaya çalışır. Sonunda istediği gerçekleşir ve bir çatışma sonucunda Troy'un öldüğünü zanneder. Halbuki Troy bitkisel hayattadır. Troy'un bir gaz bombasıyla tüm şehri zehirleyeceği ortaya çıkar ve Archer'ın yüz nakliyle Troy'un yerine geçerek bombanın yerini onun hapisteki kardeşi Pollux Troy'dan öğrenmesi istenir. Bu zorlu görevi kabul etmek zorunda kalan Archer, nakilden sonra bombanın yerini Pollux'tan öğrenir. Hapisten çıkmaya hazırlanırken ziyaretine kendisinin yüzüyle gelen Troy'u karşısında görünce şok olur. Troy, komadan çıkmış ve onun yüzüne sahip olmuştur. Bu operasyonu bilen herkesi öldürmüş ve resmen onun hayatını ele geçirmiştir. Bundan sonra Archer'ın tek amacı hayatını ve yüzünü geri kazanmak olacaktır.
John Travolta ve Nicolas Cage filmde hem polisi hem de suçluyu canlandırmış ve yeteneklerini konuşturmuşlardır. Aynı mimik ve hareketleri yapabilmek için birlikte çalışmışlardır. Adeta oyunculuk dersi veren ikilinin performansı izlenmeye değer.
Köstebekte ise polis olan Billy Costigan'ın suç örgütü lideri Frank Costello'nun sağ kolu olarak ajanlık yapmasını ve Costello'nun yetiştirdiği ajan Colin Sullivan'ın polis departmanında çalışmasını izleriz. İki taraf da içlerinde bir hain olduğunu keşfeder ve bu haini yakalamak ister. Billy ve Colin birbirlerinden habersiz birbirlerini bulmaya çalışır. Ama işler sandıkları kadar kolay gitmeyecektir.
Köstebek, 2007 yılında "En iyi film", "En iyi yönetmen", "En iyi kurgu" ve "En iyi uyarlanmış senaryo" dallarında Oscar kazanmıştır. Başarısını kanıtlanmış bu şaheseri izlemenizi tavsiye ederim."
Çok Zor vs Aman ne var Canım!
"Bu kriteryayı açarken çok eğlendim. Daha 3-5 şey de yazardım hani: Yokuş çıkmak, Aç & suzuz kalmak & Çocuk bakmak ama tadında kaldı 😜 Kimsenin hadi şu konuya bir kahramanlık filmi çekelim diyeceği konular olmayabilir hiçbiri ama mesela kredi kartı kesilsin diye beklemek benim için acayip büyük bi challenge. 😂 Bazen çok zor tutuyorum kendimi ve becerebildiğim zaman kendimi tebrik ve takdir ediyorum 😁Çamaşır katlamak, al işte! Bazen haftalarca bir yığın olarak beni huzursuz eden bir çamaşır dağım var. Neredeyse dile gelecekler: “Ne olursun bari şeklimizi değiştir, hep aynı durmaktan oramız buramız tutuldu!”. Asansör bozuksa veya yoksa bundan daha yıkıcı ne olabilir. Hele de enerjinin artık son demlerindeysen. Hepsi ayrı ayrı sabır testi resmen, evliya olsan da dayanamazsın.
Elektrik yok, evin içinde hapissin. Kitap okuyayım desen kahve yapamazsın; ışık yok, temizlik yapayım, çamaşır yıkayayım, bi film izleyeyim. Hepsi sana bağlı ey elektrik, modern insan sana bağımlı resmen! Elektrik gidince benim de bütün neşem, huzurum da gidiyor resmen. Elektriğe olduğu kadar günümüz insanı internete de bağımlı. Onsuz yaşamak da zor, imkansız ve resmen düşünülemez oldu!
Zamlara bağışıklık mı kazandık artık ne, artık fiyat algımız da kalmadı ki. Ney ucuz ney pahalı vallahi anlayamıyorum. İşin sonu nereye gidecek, istemesek de şahit olmak zorunda kalıyoruz!
Son olarak ego abidesi insanlara maruz kalmak bavul taşımaktan daha zor diyerek bu yazımı bitiyorum. Hiçbirini yaşamak zorunda kalmayın diyeceğim ama ütopik bir dilek olacak. En iyisi kolaylıklar dileyeyim! Sevgiler. 😈😈"
👑 noNeedtoArgue
🔥 21 Up
06.06.26
Muhteşem Gatsby vs Willy Loman (Satıcının Ölümü)
"Jay Gatsby, Amerikan rüyasını temsil eden Daisy'sine kavuşmak ister. Kavuşur da ama onun ne kadar boş, yalan ve sahte olduğunu hep beraber öğreniriz. Çaresizce üzülürüz onun ardından ama o da boşadır. Daisy de üzülmez, sanki hiçbir şey olmamış ve yaşanmamış gibi yaşamına kaldığı yerden devam eder. Halbuki ne kadar sevmişti Gatsby onu, ne kadar çok istemişti. Hiçbir hayali gözümüzde çok büyütmemeliyiz yoksa daha çok hayal kırıklığı yaşarız.
Willy Loman'ın hayatı hayal kırıklıklarıyla doludur. Daha çok başarmak isterken daha çok dibe batmıştır. Hiçbir zaman Amerikan rüyasına kavuşamamıştır. Sonunda, yaşarken bir işe yaramayan bedeni, ölünce işe yarasın diye kendinden ve rüyasından vazgeçer. Maalesef öldüğüyle kalır.
Hangisinin ölümüne daha çok üzüldüm sorusuna Gatsby derim çünkü o en azından az da olsa bu rüyanın tadına bakmıştı, tam da mutlu oldum derken o beklenmeyen sonla karşılaştı. Onunkisi daha yıkıcı bir veda oldu. Willy Loman ise hep loserdı ve loser olarak göçüp gitti."
👑 +Cimbomino
🔥 18 Up
05.06.26
İnsanlarla Çalışmak vs Bir Ejderhanın Muhasebecisi Olmak
"İnsanlarla olmaktansa bir ejderhanın muhasebecisi olurum çünkü en azından ejderha ne hissettiğini açıkça belli eder: ya memnundur ya da seni yakar, arası yoktur. 😂😂 İnsan ilişkilerinden maalesef var olan şeyler bile yokmuş gibi davranmak zorunda kalabilirsin. Özellikle iş ortamında. Aman ağzımızın tadı kaçmasın derken bir bakmışsın yuta yuta senin hiç tadın kalmamış. İşe gidiyorsun ama inanılmaz mutsuzsun. Sabahları zor kalkıyorsun, ayakların geri geri gidiyor. Bir de sormadan sana tavsiye verenler vardır; işine karışanlar, akıl verenler. Saymakla bitmeyen can sıkıcı şeyler. Ama Ejderha öyle mi, senden memnun olursa seni altına bile boğabilir. Bi ihtimal yani çünkü Ejderhalar altınlarına çok düşkündürler. Cimridirler bu yüzden muhtemelen, karnın doyuyorsa ne ala ama yine de gerçekten insanlara maruz kalmaktansa tercih ederdim. Yalnız olursun ama kaostan da uzak olursun çünkü Ejderhanın yanındayken rolün belli, muhasebecisin işte ama insanların yanında öyle mi! Tercüman, kriz yöneticisi veya günah keçisi olabilirsin. Zaten bayılırlar dedikoduya da suçlayacak birileri bulmaya da. Bu arada evet dedikodu ben de yapıyorum çünkü kendileri iyi ki varlar. Bir nevi terapi, dedikodu yaptığım için belki de uzak duruyorum kavgalardan, tartışmalardan. İçimdeki zehiri akıtınca çünkü rahatlıyorum biraz. Neyse kıssadan hisse iş arıyorum eğer etrafınızda muhasebeci arayan bir ejderha varsa nerede olduğumu biliyorsunuz 😎😎😎😎"
👑 karakutu
🔥 29 Up
05.06.26
Muhteşem Gatsby vs Willy Loman (Satıcının Ölümü)
"SPOIL:
Muhteşem Gatsby, Amerikan edebiyatının bir başyapıtı ve Amerikan Rüyası kavramının mükemmel bir örneği olarak kabul edilmektedir. Roman kurmaca bir eserdir ve 1920’lerin toplumsal tarihini tasvir eder. O dönemde Amerikan toplumunun temel sorunu paradır (sanki şimdi değilmiş gibi, neyse :P) Para, temelde sevgi ve bağlılıkla ilişkilendirilir; insanlar mutlu olmak için ihtiyaç duydukları tek şeyin para olduğuna inanıyor gibidirler. İnsanların önem verdiği tek şey maddi zenginliktir. Bu durum da ahlak meselesini gündeme getirir. İnsanlar ahlaki değerlere önem vermezler. İnsanların Gatsby’nin verdiği partileri kaçırmadıkları görülür; ancak diğer yandan onun serveti hakkında sürekli dedikodular üretirler. Bu durum, toplumun ikiyüzlülüğünü göstermektedir.
Gatsby, aslında kendi Amerikan Rüyasının kurbanıdır. Bu rüyayı gerçekleştirdiğine inanır; ancak sonunda başarısız olur. Bu rüya onun trajik sonunu hazırlar. Gerçekte düzenlediği partilerden bile hoşlanmaz. Onun tek amacı, geçmişindeki büyük aşkı olan Daisy’ye yeniden kavuşmaktır.
Erkeklik (maskülenlik), Amerikan kültüründe oldukça derin bir konudur. Görüldüğü gibi Tom, kendisinden daha az zengin olan insanları küçümser. Daha fazla paranın daha fazla saygınlık anlamına geldiğine inanır. Ayrıca kendisiyle diğer insanlar arasında bir mesafe olması gerektiğini düşünür. Nick için Daisy, evdeki çok değerli bir nesne gibidir. Daisy aynı zamanda oldukça çocuksu davranışlar sergiler.
Partiler çok önemlidir çünkü Amerikan Rüyasının sembolleridir. İnsanlar hem zenginliklerini göstermek hem de dünyada yalnız oldukları için başkalarıyla sosyalleşmek amacıyla partiler verirler. Nick, okuyucuya partilerde davet edilmemiş insanların da bulunduğunu söyler.
Daisy de buna değinir: “Davet edilmemiş birçok insan geliyor.”
Buna ek olarak, IV. bölümün başında okuyucu bu partilere ne kadar saygın insanın katıldığını öğrenir.
Gatsby’nin tek amacı Daisy’ye ulaşmaktır. Sahip olduğu bütün serveti Daisy için kazanmıştır. Daisy’nin sevgisini yeniden kazanmak onun için çok önemlidir. Bu nedenle Jordan ve Nick aracılığıyla bunu başarmaya çalışır. Evinin büyüklüğü ve içindeki her şey de Gatsby için oldukça önemlidir; çünkü onun iç dünyasında bunlar Daisy’nin ona duyduğu sevgiyi simgeler. Bu da Gatsby’nin aslında kendi durumunun farkında olduğunu ve Daisy’nin neden Tom’la evlendiğini anladığını gösterir. Bu yüzden Daisy’nin sevgisini geri kazanmak için çok zengin olur. Jordan’ın dediği gibi: “Ona evini göstermek istiyor.”
Jordan ve Nick sayesinde Gatsby, Daisy ile yeniden karşılaşır. Ona evini gösterme konusunda büyük bir arzu duyar. Görüldüğü üzere Daisy de toplumdaki diğer insanlar gibi maddi şeylere büyük önem verir. Evi gördüğünde büyülenir ve Gatsby’yi yeniden sevdiğini düşünür.
“Ne kadar güzel gömlekler. Bu beni üzüyor çünkü daha önce hiç bu kadar güzel gömlekler görmemiştim.” (Bölüm V)
Daisy, Gatsby’yi yeniden sevdiğini düşünür. Bana göre bunun nedeni Gatsby’nin Tom’dan daha zengin olmasıdır. Dolayısıyla o dönemde kadınların aşkı erkeklerin servetine göre değerlendirdikleri görülmektedir.
Daisy, Gatsby’ye şöyle der: “Onu bir zamanlar sevdim ama seni de seviyordum.” (Bölüm VII)
Nick, Gatsby’nin yanında duran tek karakterdir çünkü onun hakkındaki gerçeği bilir. Gatsby, aşkının peşinden giden çaresiz bir adamdır ve bu arayış onu trajik sonuna götürür.
Gatsby bir İsa figürü olarak da görülebilir. Fitzgerald’ın onu Amerikan Rüyası uğruna kendini feda eden bir kurban olarak sunduğu görülmektedir. Büyük aşkı uğruna kendini feda eder. Roman boyunca Nick, Gatsby’den zaman zaman tanrısal bir figür gibi söz eder. Ayrıca Gatsby’nin aşk uğruna kendini feda etmesi de onu İsa’ya benzetmektedir.
Gatsby, bu toplum için aslında hiçbir şey ifade etmez. İnsanların ona gerçekten değer vermedikleri açıkça görülmektedir. O öldüğünde herkes ortadan kaybolur. Babası Henry C. Gatz, New York’taki West Egg’e gelir; ancak o bile cenazeye katılmaya çalışacağını söyler.
Romandaki Amerikan Rüyası:
• Gatsby’nin trajik sonunu hazırlar.
• Toplumun ahlak anlayışını değiştirir.
• İnsanların yalnızca maddi zenginliğe önem vermesine neden olur.
Willy Loman yaşlanan bir satıcıdır (salesman).Hayatı boyunca Amerikan Rüyasına inanmıştır. Ona göre başarılı olmak için çalışkan olmaktan çok sevilen, popüler ve insan ilişkileri güçlü biri olmak gerekir fakat yıllar geçtikçe bu inancının doğru olmadığı fark eder. İşinde başarısızdır ve maddi sorunlar yaşamaya başlar. İşin kötüsü yaşlandığı için kendisini de değersiz hissetmeye başlar. İşin trajik yanı ise tek başarısı ölümünden sonra çocuklarına kalan sigorta parası olmasıdır çünkü ailesine para bırakabilmek ve ölüm sigortasından yararlanmalarını sağlamak amacıyla intihar eder.
Willy Loman'ın Temsil Ettikleri
Amerikan Rüyasının başarısızlığı
Kapitalizmin birey üzerindeki baskısı
Yaşlanma ve değersizlik hissi
Gerçeklerle yüzleşememe
Hayaller ile gerçekler arasındaki çatışma"
👑 +Literature Queen
🔥 24 Up
05.06.26
"AĞIR SPOILER! İki filmin ortak noktası, ölümle yaşam arasında gidip gelen insanlardır. Birisi savaşta ağır yaralanmış, diğeri de trafik kazası sonucu ölümle pençeleşmiştir. Ölmeden önce görülen tüm sanrılar, hayaller, pişmanlıklar ve daha niceleri bu iki filmde net bir şekilde anlatılmaktadır. Hangi olayların gerçekte, hangilerinin hayalde var oldukları filmlerin sonunda ortaya çıkmaktadır.
JACOB'S LADDER: Film, Vietnam savaşında geçer. Bu savaşta askerlere doping olması için uyuşturucu bir madde verilir. Bu madde yan etki gösterir ve askerler bilinçsizce birbirlerini öldürmeye başlar. İşte böyle bir anda baş karakterimiz Jacob Singer, ağır yaralanır ve hastaneye sedyeyle taşınır. Bu esnada Jacob, hayal dünyasında bir taraftan cehennemi yaşar bir taraftan da cenneti. Cehennemi yaşarken kötü kabuslar, sanrılar ve iblislerle karşılaşır. Cenneti yaşarken de hayalinde oğlu Gabe'i görür. Askere gitmeden önce oğlu bisiklet kazasında hayatını kaybeder ve Jacob, oğlunu ihmal ettiğini düşünerek onun ölümünden kendini sorumlu tutar. Jacob, ölmeden önce merdivenin önünde oğlunu görünce onun tarafından affedildiğini anlar ve birlikte el ele tutuşarak merdivenden çıkarlar. Son sahnede, hastanede sedyenin üstünde cansız bir şekilde yatan Jacob görünür. Doktor, onun yaşamak için çok direndiğini ama başaramadığını dile getirir. Jacob'ın hayal dünyasını seyrederken, birden gerçek hayata dönüş ve sedye sahnesi ortaya çıkınca tüylerim diken diken olmuştu. Ölmek üzere olan bir insanın hayal dünyasında gezindiğimi anlayınca bu film unutulmazlarım arasına girdi.
STAY: Stay bir kalma, gidememe hikayesidir. Henry Lethem; 21 yaşında, geleceği parlak, umut vadeden bir resim bölümü öğrencisidir. Nişanlıdır ve anne babasıyla çok mutludur ta ki tekerleğin patlaması sonucu bir trafik kazası yapıp tüm sevdiklerini kaybedene dek. Filmin sonunda onu kurtarmaya çalışan doktor Sam Foster'ı görürüz ve ''Benimle kal!'' der sürekli onun ölmemesi için. Film boyunca Henry'nin ölmek üzereyken gördüğü tüm hayalleri, pişmanlıkları, suçluluk hissini, kaza esnası ve sonrasında yaşananları izleriz. Yönetmen, bu olayları o kadar mükemmel bir görsel şölenle izletir ki bize kendimizden geçeriz. Henry, resim bölümü öğrencisi olduğu için gördüğü hayaller de adeta bir sanat eseridir. Henry, hayalinde 21 yaşında intiharı düşünen bir gençtir çünkü sevdikleri onun yüzünden ölmüştür ve bu yüzden psikiyatrist Sam Foster tarafından tedavi edilmektedir. Sam, Henry'i intihar düşüncesinden vazgeçirmek için çok uğraşır ama bir türlü ikna edemez ve Henry: ''Artık çok geç. Beni kurtarmaya çalıştın ama geç kaldın.''diyerek intihar eder. Bu sahneden sonra da final sahnesi gelir ve gerçekte neler yaşandığını öğreniriz. İçim acır Henry'e çünkü o, hem gitmek istemiyor hem de büyük bir suçluluk duyuyor. O giderken ardından sözlerim düğümleniyor:'' Gitmek için çok erkense, please stay...''"
Beyaz Gemi (Cengiz Aytmatov) vs Koku (Patrick Süskind)
"SPOIL :)
Jean-Baptiste’ın cinayet işleme motivasyonu, kokuları sonsuza kadar koruma ve şimdiye kadarki en mükemmel parfümü yaratma saplantısından kaynaklanır. Bakire genç kadınları öldürmeye başlar; ancak bunu bedenleri için değil, onların kokularını toplamak için yapar. Dexter gibi Jean-Baptiste de cinsel ilişkiyle ilgilenmez. Kadınları bağımlılığı yüzünden öldürür ve kurbanlarının kokularını toplar.
Jean-Baptiste, hayatta artık hiçbir amacı kalmadığı için intihar eder. Amacına ulaşmış, kusursuz bir koku yaratmış ve yaşadığı toplumdaki herkesin hayranlığını kazanmıştır. Ancak bunların hiçbiri ona mutluluk ya da onur vermez; çünkü kendisi hakkındaki gerçeği bilmektedir. İnsanları etkileyen ve onu sevilebilir kılan bu koku aslında ona ait değildir; yalnızca bir maskedir.
Sahip olduğu bu olağanüstü güç sayesinde Jean-Baptiste toplum içinde kolayca yaşamını sürdürebilecek durumdadır. İnsanları etkileyebilir, saygı ve sevgi görebilir. Buna rağmen yaşamayı değil, ölmeyi tercih eder. Çünkü elde ettiği başarıların ve gördüğü sevginin gerçek benliğine değil, yarattığı parfüme yönelik olduğunu fark etmiştir. Bu nedenle hayatının anlamını yitirir ve sonunda kendi ölümünü seçer.
Kitabı çok efsanedir fakat filmi çok başka. Hayatımda kitaptan daha çok beğendiğim çok nadir filmler olmuştur, film kitaptan kesinlikle daha iyiydi. Kitaptaki Jean-Baptiste ukalayken, filmdeki Jean-Baptiste daha mütevazı bir karakterdir. Hem okuyun hem izleyin, tam bir şahaser.
Kitapta da filmde de büyülü gerçekçilik unsurları vardır. Bu konuyla ilgili bir kritik yazmıştım. Oraya bakabilirsiniz :)"
👑 +Literature Queen
🔥 18 Up
01.06.26
Gurur ve Önyargı vs Uğultulu Tepeler
"Emily Bronte'nin ilk ve tek romanı olan Uğultulu Tepeler (Wuthering Heights)'ı bir intikam ve aşk romanıdır. Roman aşk, nefret, kıskançlık, kin duyguları üzerine yazılmıştır. Ayrıntılı bir özet bırakıyorum buraya :)
*Lockwood romanın en başında Heatcliff'in esaslı bir adam olduğunu düşünüyor. ilk karşılaşır karşılaşmaz ona kanı kaynıyor hemen. Onun soğukkanlılığı ve insanlardan uzak sürdüğü bir hayata rağmen, hatta onu istediğini bile bile romanın başında ilk chapter sonrası tekrar ziyaret edeceğini söylüyor. Ve tekrar ziyaretlerine gidiyor. Fakat gittiği gün hava çok soğuk. Kapıyı çalıyor fakat kimse açmıyor, Misafirperversizliklerine rağmen eve girmekte ısrarlı olduğu için kapıyı ısrarla çalıyor. Joseph'in sirke suratlı olduğuna, Catherine'in daha sert tavırlı olduğu, çok güzel fakat bir o kadar da soğuk olduğunu söylüyor. Hereton'ın kaba bir delikanlı olduğu izlenimine varıyor. Zillah başta ona yardım ettiği için minnettarken, onu Cathy'nin odasına koyduğu ve o kabusları gördüğü içinse kızgın. Evden gitmek istediğinde şamdanı alınca köpeklerin ona saldırmasıyla Heatcliff ve Hareton'un gülmesine de çok sinirleniyor ve onların kötü kalpli olduğunu düşünüyor. Ve ayrıca daha sonra Bayan Dean'le konuşurken onun biraz kaba biri olduğunu söylüyor. Catherine'in çok iyi göründüğünü fakat mutlu olmadığını söylüyor.
*Hindley Heatcliff'i hiç sevmez. Babası ölmeden önce de ondan nefret ediyor ve çok kötü davranıyordu. Babası ölünce çok kötü muameleler yapıyor. Hayvandan farksız davranıyor, Catherine ile konuşmasını yasaklıyor.Heatcliff ilk geldiğinde kir içinde, kapkara ve bir çingeneye benziyordu. Catherine'den büyük, üstü başı yırtık pırtık, ayrıca ilgiyi görünce kullanıyor, şımarıyor. (Chapter 4)
*Catherine karakteri ise ev halkını canından bezdiren yaramaz, inatçı ve vahşi bir çocuktu, ta ki Heatcliff ile Linton'ların evine gidip ve orda bir köpek tarafından ısırılana kadar. Bundan sonra iki karaktere sahip olmuştu. Biri vahşi, yabani, kaba ve zıpır olan gerçek karakteri, diğeri ise yeni arkadaşlarıyla beraberken takındığı sakin, hanımefendi, kibar maskeydi. Heathcliff'le zaman geçirmeyi öncesinde severken, yeni arkadaşlarıyla tanıştıktan sonra onu boşlamıştı. Onu aşağılamaya başlamış, Linton'la arasında karşılaştırmalar yapıyordu. Heatcliff'in gidişinden sonra daha küstah ve çekilmez biri haline geldi. Edgar Linton'la evlendikten sonra da şaşırtıcı bir şekilde değişti. Davranışları değişip düzeldi. Linton'lardan ilk gelişinde, tam bir hanımefendi gibiydi. Normalde gayet vahşi, zıpır, telaşlı ve yabani gibiydi. iki karaktere sahip biri olup çıkmıştı. Normalde kaba biri olmasına rağmen Lintonların yanında gayet kibar davranıyordu. Hatta kabalık etmeye utanıyordu. Heatcliff ise onun bu değişiminden hiç hoşlanmamış, Catherine onu gördüğünde boynuna sarılıp öptüğü zaman ve Hindley ona tokalaşması için verdiğinde tokalaşmak istemedi. Alaya alındığını düşündü.
*Cathrine neden Heatcliff değil de Edgar'ı tercih etmesi gerektiğini Nelly Dean'le konuşan Catherine ikisini nasıl sevdiğini ve farklılıkları söylüyor. Heatcliff'e gerçekten aşık, fakat onunla evlenirse alçalacağını düşünüyor. Ve onu yakışıklığı için değil kendisinden çok ona bezediği için sevdiğini söylüyor, hatta ruhlarının hamurunun aynı olduğunu söylüyor. Edgar'ın ise sadece sosyal statüsüne, kibarlığına ve zenginliğine aşık. Duygularından çok sosyal statüye olan aşkı baskın çıkıyor.
*Kötü şartlarda uğultulu tepeleri terk eden Heatcliff tam bir centilmen ayrıca çok zengin biri olarak geri dönüyor. Daha uzun boylu, sağlam görünüşlü biri olarak dönmüştü. Eski günlerin çaresizliğinden, ezikliğinden ve kabalığından hiçbir belirti kalmamış. Davranışlarında bir ağırbaşlılık vardı. Catherine Dean'le konuşurken Heatcliff onları duymuş, Caty'nin onunla evlenirse alçalanacağını söylemediğini durup gidiyor. Hem ondan hem de Edgar'dan intikam almak için geri dönüyor. Tamamen intikam duygusuyla ve arzusuyla motive olmuş bir karakter olarak geri dönmüştü ve bunun içinde elinden gelen her şeyi yapıyor.
*Catherine Isabell'in Heatcliff'le evlenmek istemesine çok sert tepki gösteriyor, çünkü Heatcliff'in gerçek anlamda Isabell'i sevmediğini biliyor, onu kullanmak istediğinin farkında. Ona delilik yaptığını anlatmaya çalışıyor, hatta Nelly'e yardım etmesini söylüyor. Ondan Heactcliff'in nasıl biri olduğunu anlatmasını istiyor. Heatcliff'in kültürsüz bir yabani olduğunu, kupkuru bir kıra benzediğini anlatmasını istiyor. Ve sonra da ona birçok tavsiye de bulunuyor. Onun linton soyisimli kimseye sevemeyeceğini, yırtıcı, insafsız ve kurt gibi bir adam olduğunu söylüyor. Onunla parası için evlenmek istediğini söylüyor. Onun tuzağına düşmemesi için uyarıyor.
*Heatcliff'in Isabelle kaçma sebebi kesinlikle intikam almak istemesidir. Onu hiç sevmiyor. Edgar Catherine'le evlendiği için o da Isabell'i seviyor gibi davranıp onu kaçırıyor. Uğultulu tepelere geldiklerinde ise Isabella onun gerçek yüzünü 24 saat bile geçmeden anlıyor. Şeytanın ta kendisi olduğunu söylüyor. Çok kötü biri olduğunun, onunla onu sevdiği için evlenmediğini farkına varıyor. Evlendiklerinden hemen sonra ona karşı davranışları kötü ve aşağılayıcı oluyor. Isabella onun kurbanı olduğunu fark ediyor ve ondan bütün benliğiyle nefret ediyor.
*Edgar Linton karısına (Catherine) nerdeyse taptığı, kendisinden çok en çok sevdiği varlık olduğu için inanılmaz derecede üzülüyor. Ağlamıyor, dua etmiyor fakat küfrediyor, meydan okuyor, Allah'a ve herkese lanetler yağdırıyordu. inanılmaz bir öfkeye sahip olmuştu. Heathcliff onun üzülmesine seviniyor, ama Catherine tepki vermiyor
*Catherine'nin ölmesine inanılmaz derece de üzülüyor Heatcliff. Çok dayanıklı bir adam olmasına rağmen Cathy'nin ölümü onu yıktı. Bütün vücudu titredi. Buna rağmen yine de intikam duygusunu kaybetmedi. Hala intikam almak peşindeydi. inşallah işkence içinde uyanır diye lanet okudu. O yaşadıkça rahat yüzü görmemesini diliyor. Ve asla peşinin bırakmamasını her zaman yanında olmasını istiyor.
*Isabella'nın eline ise Heatcliff'i üzme fırsatı geçtiği için çok mutlu. Çünkü ondan nefret ediyor ve Catherine'in ölmesine üzülmesine rağmen bunu Heatcliff'e karşı kullanıyor. Onunla dargın ayrıldığı için üzgün fakat Heathcliff'in de acısını paylaşmayacağını söylüyor. Heatcliff'i bir gece eve geldiğinde kapıyı ona açmıyorlar ve o sırada Isabella onunla dalga geçiyor. Senin aşkın da kar fırtınasına dayanamayacak kadar zayıfmış, ben senin yerinde olsam onun mezarına gider boylu boyunca yatar orada sadık köpeği gibi ölürdüm ve catherine senin yaşamının tek neşesiydi onu kaybettikten sonra yaşamayı nasıl düşündüğüne şaşıyorum diyerek onunla alay ediyor. Daha sonrasında Hindley'e Heatcliff'le kavga ettikten sonra Isabella Heatcliff'in duyabileceği bir sesle bir tanenizi öldürmüş olması yeter diyor. Sürekli onu hatırlatarak Heatcliff'le dalga geçiyor.
*Heatcliff'in oğlu Linton fiziksel olarak Heatcliff'e hiç benzemiyor. Hasta ve neşesiz bir çocuk. Küçük Cathy ona bebekmiş gibi davrandığında hoşuna gidiyor. Babasına göre çok nazik, zayıf, çelimsiz, mızmız ve hasta bir çocuk. Heatcliff onun umduğundan daha beter çıktığını söylüyor. Ona sen tam annenin oğlusun, sen de benim payım hiç yok mu, yaygaracı piç diyor.
*Heatcliff hala intikam peşinde. Şimdiye kadar elde ettiklerinden yetinmeyerek, Liton'un Cathy'le evlenmesini planlıyor. Linton'la beraber Cathy'nin mirasa konmasını ve daha sonra o mirasında tamamen kendinse geçmesini planlıyordu."
👑 +Literature Queen
🔥 8 Up
01.06.26
Esaretin Bedeli vs Yeşil Yol
"İkisi de Stephen King'in eseri, ikisi de mekan olarak hapishanede geçiyor, ikisinin baş karakteri masum olmasına rağmen hapse mahkum edilmiştir. Bunlar ortak yönleriydi.
Esaretin Bedeli'nde azmin ve umudun neticesinde film mükemmel bir sonla biterken, Yeşil Yol'da ise durum tam tersidir. Bunun nedeni bu film gerçek bir olaydan esinlenmiştir. SPOİLER! 1944 yılında Amerika'da yaşayan George Stinney, 14 yaşında zenci bir çocuktur ve biri 11 diğeri 8 yaşında olan iki kız çocuğunu öldürmekten idama mahkum edilmiştir. Böyle bir cinayet imkansız olmasına rağmen jüri 12 dakika içinde George Stinney'i suçlu bulmuştur. Aynı, filmdeki John Coffey gibi elektrikli sandalyede idam edilmiştir. John Coffey, iri cüssesine rağmen göğüs kafesinde bir çocuk kalbi taşıyordu. İnsanların acımasızlıklarından, merhametsizliklerinden ve vicdansızlıklarından yorgundu. İdamına hiç ses çıkarmadı. Masum olduğunu bilenler arkasından ağlayarak, yas tutarak gönderdiler onu elektrikli sandalyeye. "Benden nefret eden çok insan var." demişti John Coffey. Gardiyanlar ise onu sevdiklerini ve onun masum olduğunu dile getirmişti. Bu sözler adeta George Stinney için söylenmiş ve o gözyaşları onun için dökülmüştü.
2014 yılında George Stinney'nin kız kardeşleri mahkemeye başvurmuş , George'un masumiyetini kanıtlamış ve onun için beraat kararı aldırmışlardır. Amerika gibi sözde medeni bir ülkede adalet tam 70 yıl sonra tecelli etmiştir. İki kız çocuğunu öldüren veya öldürenlerin kim olduğu hala bilinmemektedir. George Stinney'i ve onu iri cüssesiyle temsil eden ''John Coffey'' rolündeki Michael Clarke Duncan'ı saygıyla anıyorum. Ruhları şad olsun."
"Sosyalizme olan inancını kaybedince George Orwell Hayvan Çiftliği adlı novellasını yazar. Bu roman eşitlik arayışı ile yola çıkan hayvanların aslında insan yönetimi altındayken olan durumlarından daha beter bir durumla karşı karşıya gelirler.
İnsanlardan kurtulan hayvanlar ilkelere tüm benlikleri ile inanırlar ve sorgulamadan takip ederler; Eski Major’un ölümünden sonra emirler onlar için kutsal hâle gelir. Ancak sistemde zamanla birçok değişiklik meydana gelir. Zaman geçtikçe domuzlar, bunun kendi hakları olduğuna inanarak hayvanları kendi çıkarları için çalıştırmaya başlarlar. Eşitlik yok olur ve hayvanlar için kölelik ortaya çıkar. Domuzlar yönetimi ele geçirir.
Snowball ve Napoleon'nun aralarındaki mücadele Leon ve Stalin arasındaki mücadeleye benzetir. Snowball hayvanları eğitmek ister fakat Napoleon bu fikirden rahatsız olur. Eğitim devlet için bir tehdittir. Napoleon hayvanların bilinçlenmesini istemez, onları sürü gibi yönetmek ister. Ayrıca onlar üzerindeki kontrolü kaybedeceğinden, Snowball un ondan daha saygın bir konuma geleceğinden korktuğundan Snowball u çiftlikten sürer ve hayvanlara onun bir suçlu ve hain olduğunu düşüncesini aşılar.
Bunun yanı sıra, kendi çıkarlarına hizmet etmesi için emirleri sık sık değiştirirler. Örneğin, “Bütün hayvanlar eşittir” cümlesi zamanla “Bütün hayvanlar eşittir, ama bazı hayvanlar diğerlerinden daha eşittir” haline gelir. Koyunlar, sorgulamadan körü körüne takip eden insanları temsil eder. Bu yüzden domuzlar kuralları değiştirdiklerinde koyunlara her zaman yeni bir slogan öğretirler.
Jessy (köpek), çiftlikte değişimlerin farkına varabilen tek hayvandır. O, fikirlerini her zaman arkadaşlarıyla paylaşır. Ancak medyayı temsil eden Squealer, hayvanların aklına gelen soruları açıklamaya çalışır ve onları ikna etmeyi her zaman başarır. Eğer mantıklı açıklamalarla ikna edemezse, korku ve tehdit kullanır.
Hayvanlar, Jones’un geri dönmesinden daha kötü olmayacağını düşünürler; hatta domuzların yönetimi altındaki yaşamı bile buna tercih ederler. Açıklamalardan rahatsız olsalar bile ikna edilmiş gibi görünürler. Çünkü inanmak isterler ve kendilerini buna inandırırlar. Bu noktada zihin kontrolü açıkça görülebilir.
Örneğin domuzların süt içip elma yemesi diğer hayvanların bunu sorgulamasına neden olur; ancak açıklama hazırdır: “Biz beyin işçileriyiz ve bu yüzden ayrıcalıklara ihtiyacımız var.” Bu da tipik bir kapitalist düşünceyi yansıtır: “Bunu sizin için yapıyoruz.”
Boxer karakteri en körü körüne inanan karakterdir. If Napoleon says, it must be right - diye motive eder. Bu davranışıyla hem kendisine hem de arkadaşlarına zarar verir. Gücünün son damlasına kadar bıkmadan usanmadan çalışır fakat elden ayaktan düşünce de sonu kasabı boylamak olur. O giderken diğer hayvanlara Boxer'ın hastaneye gittiği yalanı söylenir.
Kitabın sonunda ise domuzlar insanlarla birlikte parti verirler. Hayvanlar sonunda gerçeği anlar, domuzların onları güçlenmek için kendi çıkarları uğruna çalıştırdıklarını fark ederler. Sonuç olarak canla başla inandıkları devrim hayvanları insanların döneminde yaşadıklarından daha beter bir duruma düşür. insanlar gibi içki içen domuzlar, insanlar gibi giyinirler. Onlar gibi iki ayakları üstünde yürüyüp, hayvanları insanların sömürdüğü gibi sömürürler. Kısacası domuzlarda insana dönüşürler ve eleştirdikleri insanlardan beter bir politika izlerler. Dışarıdaki yaratıklar domuzdan insana, insandan tekrar domuza baktılar; ancak artık hangisinin hangisi olduğunu söylemek imkânsızdı.”
Sonuç olarak Kapitalizm de kötü Sosyalizm de fakat Sosyalizm sanırım üç beş gömlek daha kötü."
👑 +Literature Queen
🔥 12 Up
31.05.26
Bin Jip (Boş Ev) vs Sil Baştan
"SPOIL içerebilir.
Kim Ki-duk'un Bin Jip(3 Iron) filmi son derece harika ve özgün bir filmdir ve bence çoğu Hollywood filminden daha iyidir. Film farklı türleri bünyesinde barındırır; ancak bunların ötesinde hikâyesini neredeyse hiç diyalog kullanmadan anlatır. Filmin baş karakterleri film boyunca konuşmaz; yalnızca kadın karakter filmin sonunda iki cümle söyler. Buradaki önemli soru şudur: Bir film konuşma olmadan nasıl hikâye anlatabilir? Bin Jip bunun için çok iyi bir örnektir. Bu yazıda filmin diyalog olmadan hikâyesini nasıl anlattığını, seyirciyi nasıl güçlü bir şekilde etkilediğini ve sessiz olmasına rağmen verdiği mesajları da harika.
Türü: Film farklı türlerin özelliklerini taşır; romantizm, yani bir aşk hikâyesi olarak görülebilir ve aşkın gücünü gösterir. Aynı zamanda dram, şiddet ya da bir hayalet hikâyesi olarak da değerlendirilebilir. Adı ne olursa olsun kesin olan şey, filmin sessiz bir film gibi olmasına rağmen son derece güçlü ve önemli olduğudur. Bu film, duyguları seyirciye yansıtmanın ne kadar önemli olduğunu gösterir ve bunun karakterlerin konuşması olmadan da başarılabileceğini kanıtlar. Ayrıca film, diyalogların her zaman gerekli olmadığını; bir filmin onlar olmadan da etkileyici olabileceğini gösteren güçlü bir örnektir. Karakterler beden dillerini, mimiklerini ve duygularını kusursuz bir şekilde kullanırlar; seyirci bu duyguları çok derinden hisseder. Film, sözsüz atmosferiyle insanları gerçekten büyüler.
Filmde iki önemli karakter vardır: Sun-hwa ve Tae-suk. Tae-suk, hayatında belirli bir amacı olmayan genç bir adamdır. Ev sahiplerinin evde olmadığını pizza broşürlerinden anlayarak boş evlere girer. Bunu yapmasının nedeni gece kalacak bir yerinin olmamasıdır. Evlerde hiçbir zarara yol açmaz; ev sahipleri dönene kadar orada yaşar, bozuk eşyaları tamir eder, çamaşırlarını elde yıkar vb. Bunları, ev sahiplerine duyduğu minnetin bir göstergesi olarak yapar. Bir gün girdiği bir evde hayatı tamamen değişir; artık yaşamak için bir amacı vardır. O evde kocasından şiddet gören bir kadınla karşılaşır. Kadını fark ettikten sonra evden hemen ayrılır, fakat daha sonra geri döner. Böylece büyük aşk hikâyesi başlar.
İzlemeyenler için daha fazla anlatmayayım :)
Karşılaştırma olarak seçtiğim Eternal Sunshine of the Spotless Mind hafıza ve aşk üzerine çok sıcacık bir filmdir. Joel ve Clementine ikisi de hafızasını sildirmelerine rağmen yolları yeniden kesişir ve aşklarını kurtarmak için uğraşırlar. İki filmdeki aşk da izlemeye değer."
👑 dextermania
🔥 19 Up
31.05.26
Yüzyıllık Yalnızlık (Márquez) vs Körlük (Saramago)
"Çok güzel başlık, ben de kritğimle katkıda bulunayım :)
Öncelikle iki yazarın da Nobel ödüllü yazarlar olduğunu söyleyerek başlayayım yazıma.
1920’lerde ortaya çıkan Büyülü Gerçekçilik terimini edebiyat dünyası Garcia García Márquez’in Yüzyıllık Yalnızlık (1967) romanıyla öğrendi. Her şeyden önce, büyülü gerçekçilik büyünün “indirgenemez unsuru”ndan kaynaklanır. İndirgenemez unsur (irreducible element) gerçek hayatta mantığa sığmayan olayların (hayaletler görmek ve normal karşılamak, onlarla konuşmak, bitmeyen doğal olaylar, karakterlerin göğe yükselmesi, şeytanın aramıza inmesi vb gibi) romanlarda yer alması durumu. Onlar romanlardan çıkarılamaz o zaman zaten Büyülü Gerçekçilik özelliğini kaybeder. İkinci olarak, büyülü gerçekçilikteki betimlemeler, olgusal (fenomenal) dünyanın güçlü bir varlığını ortaya koyar. Üçüncü olarak, okur gerçeklik ile büyülü düşünceler arasındaki ayrımı algılamakta zorlanabilir. Dördüncü olarak, farklı gerçeklik alanları bir araya getirilir. Son olarak ve en önemlisi, büyülü gerçekçilik zaman, mekân ve kimlik kavramlarını altüst eder. Büyü ve gerçeklik romanlarda bir araya gelir, doğaüstü ve mistik olaylar son derece normal kabul edilir. Haliyle aslında sadece basit bir eğlence amacıyla yazılmamıştır. Bazı edebiyat kritikleri tarafından hala pek ciddiye alınmasa da ciddi toplumsal ve siyasi eleştiri yapan romanlardır. İki romanı da okuması kolay değil.
Yüzyıllık Yalnızlık romanından sonra 1 hafta kendime gelememiştim. Körlük de okuması sabır isteyen karamsar ve insanlığı sorgulatan bir romandır. Romanlar ilginizi çektiyse şimdiden iyi okumalar dilerim :)"
👑 +Literature Queen
🔥 23 Up
31.05.26
Yunan Mitolojisi vs Roma Mitolojisi
"Yunan Mitoloji başlangıcının minik bir özetini sunayım:
Evreni yöneten ilk varlık Kaos (Chaos) olarak adlandırılıyordu. Gaia: dünya ya da toprak demektir. Gaia’nın çocuğu ve aynı zamanda eşi olan Uranüs’ün adı gök ya da cennet anlamına gelir. Gaia hem bir tanrıça hem de bizzat dünyanın kendisidir; benzer şekilde Uranüs de hem tanrıları hem de gökyüzünü temsil eder.
Kaos’un egemenliği sırasında büyük bir boşluk ve yokluk dönemi vardı. Zamanla Kaos, kendini yer, gök ve deniz olarak ayırdı. Bu olaydan sonra, hiçbir anneden doğmadan var olan ilk tanrıça Gaia ortaya çıktı. Çocuk sahibi olma isteği o kadar büyüktü ki sonunda kendi kendine hamile kaldı. Daha sonra Uranüs ile birlikte çocukları oldu.
Gaia’nın ilk üç çocuğu canavarlardı ve Yüz Kollular (Hundred-Handed Ones) olarak adlandırılırlardı. Uranüs, bu çocuklardan birinin bir gün kendisini devireceğinden korkuyordu. Bu yüzden onları tekrar Gaia’nın rahmine hapsetti. Ardından Gaia, üç canavar çocuk daha doğurdu: Kikloplar (Cyclopes). Onlara da aynı şey yapıldı.
Gaia’nın doğurduğu bir başka grup ise Titanlardı. Bunlar insan özellikleri taşıyan varlıklardı ve canavar değillerdi. Gaia’nın tüm çocukları onun rahmindeydi ama o onlarla iletişim kurabiliyordu. Bir plan yaptılar ve on iki Titan’ın en küçüğü olan Kronos, annesinin yardımıyla dışarı çıktı ve zalim babası Uranüs’ü bir orakla yaraladı. Uranüs oğluna şu laneti söyledi: “Bana yaptığının aynısını, bir gün senin çocuklarından biri sana yapacak.
Kronos, Rhea ile evliydi ve tarihin kendisine de aynı şekilde tekrarlanacağından çok korkuyordu. Eşi ilk çocuğunu doğurduğunda, onu hemen yakalayıp bütün olarak yuttu. Aynı şekilde sonraki dört çocuğunu da yuttu.
Rhea kocasını kandırmak istedi ve doğum yapıyormuş gibi yaptı. Büyük bir taşı alıp bebek gibi kundakladı. Zamanı gelince Kronos bu taşı yuttu. Gerçekten doğum yapacağı zaman Rhea Girit Adası’na kaçtı ve orada gizlice Zeus adında bir oğul doğurdu.
Zeus büyüdüğünde annesi onu babasının hizmetine sokacak bir düzen kurdu. Zeus, Kronos’a içinde özel bir iksir bulunan bir kadeh şarap verdi. Bu iksir Kronos’un kusmasına neden oldu ve yuttuğu çocuklar geri çıktı. Bu çocuklar Poseidon, Hades, Demeter ve Hestia idi.
Bu yeni tanrı kuşağı, öfkeli babalarından kaçmak için Olympos Dağı’na sığındı. Olympos’u kendi evleri ilan ettikleri için bu genç tanrılara Olimposlular denildi. Kronos’a ve diğer Titanlara savaş açtılar.
Prometheus (“önceden düşünen”), geleceği görebilme yeteneği sayesinde savaşın kaybedileceğini anladı. Bu yüzden o ve kardeşi Epimetheus Olimpos tanrılarına karşı savaşmayı reddetti.
Zeus, Kronos’a güreş meydan okudu. Onu üç kez yendikten sonra Olimpos tanrılarının kazandığını ilan etti. Savaştan sonra Olimposlular, Titanların çoğunu sonsuza kadar hapsedilmek üzere Tartaros’a gönderdiler. Yüz Kollular da mağaranın ağzını korumakla görevlendirildi.
Atlas, Titanları savaşa götüren kişi olduğu için özel bir ceza aldı: Sonsuza kadar dünyayı sırtında taşımak zorunda kaldı. Kronos ise Ölüler Adası’na sürgüne gönderildi. Zeus ise tanrıların kralı, yani babası oldu.
Roma Mitolojisi de edebiyatı da ciddi şekilde Yunan Mitolojisinden etkinlenmiştir. Mesela Yunan tiyatrosunda sahnede ölüm asla canlandırılmazken, Roma tiyatrosunda sahnede ciddi anlamda gerçek ölümler meydana gelebiliyordu. Orijinali Yunan Mitolojisidir, Roma onun bir taklidinden ibarettir."
👑 +Literature Queen
🔥 21 Up
30.05.26
Çıkış Yok vs 6 Kişi Yazarını Arıyor
"“We are our choices” (Seçimlerimizden ibaretiz) diyen Jean-Paul Sartre’ın hayatımda okuduğum en harika oyunlarından biridir Çıkış Yok. İnsanların birbirinin cehennemi olduğunu anlatan bu oyunun highlightları kısaca şöyle:
Natüralist olmayan bir oyundur – özgür iradeyi içeren bir “durum tiyatrosu”. Karakterler bir durumun içine yerleştirilir ve ne yapacaklarına kendileri karar verirler (özgür irade). Nasıl davrandığın kimliğinin bir parçasıdır.
Karakterler:
Valet oteldeki oda görevlisidir (bell boy).
Garcin odadaki tek erkektir – karısını aldatmıştır.
Estelle bebeğini öldürmüştür.
Inez lezbiyen kadındır – kendisinin hayatın kötü niyetli bir parçası olduğunu anlar. Yaptıklarının farkındadır. Diğerlerine kıyasla durumunu kabul eder.
Valet yalnızca iki sahnede görünür, sadece bu insanları odaya yerleştirir. Valet çok önemli değildir. Olaylar diğer karakterler arasında geçer.
Garcin ilk karakterdir, ikinci Inez ve odaya getirilen üçüncü karakter Estelle’dir.
Garcin gazetecidir, pasifist olduğu için ordu görevinden kaçmıştır – savaşa karşıdır.
Inez postanede çalışan biridir. Kuzeninin eşini baştan çıkarmaya çalışır. Gazla intihar eder.
Estelle para için evlenir, daha sonra eşini aldatır. Bu ilişkiden bir çocuğu olur; bebeğini boğarak öldürür.
- Sartre’ın varoluşçu felsefesi. Oyunun yapısı tamamlanmıştır. Olaylar doğrusal bir şekilde ilerler.
Kendini anlama – farkındalık. Cehennemde olduklarını anladıklarında kaçmaya çalışırlar. Ayrıca günahlarını birbirlerinden saklamaya çalışırlar (Garcin ve Estelle).
Mekân: otel odası = cehennem (varoluşçu cehennem). Bu, Hristiyanların geleneksel cehennem anlayışını reddeder. Sartre, Yahudi-Hristiyan normlarını reddeder.
Oyunda nedensellik, psikoloji ve ahlaki meseleler yoktur.
Odada ayna yoktur = kişiye kim olduğunu söyleyecek kimse yoktur.
Karakterler bilerek bir araya gelirler, birbirlerine geçmişlerini anlatmaya zorlarlar. Zamanla birbirlerine işkence ettiklerini fark ederler. Bu yüzden konuşmamaya karar verirler. Bir diğer işkence de kişinin kendi suçlarını bilmesi ve bunları geri dönüp değiştiremeyeceğini fark etmesidir.
Varoluşçu fikir: insan geride bıraktığı imajlardan kaçamaz çünkü geçmişe dönüp onları değiştiremez. İnsan başkalarıyla birlikte var olur; düşünceler, izlenimler ve fikirler aracılığıyla. Kişinin benlik algısı, başkalarının onun hakkında oluşturduğu yansımalara dayanır. Bu varoluşçu gerçeklikten çıkış yoktur. İnsanlar bizi kendi bakış açılarına göre algılar ve kimliğimiz bu algılarla şekillenir. Kapılar açıldığında dışarı çıkmazlar, durumlarını kabul ederler. Garcin: “Peki, peki, hadi devam edelim.”
Luigi Pirandello’nun “6 Kişi Yazarını Arıyor” oyunu da en az Çıkış Yok oyunu kadar çarpıcı ve etkileyicidir. Bir tiyatro provası sırasında bir yazar tarafından yaratılan fakat hikayeleri yarım kalmış 6 karakter sahneye aniden giriş yaparlar. Bir diğer deyişle bu 6 karakter aslında Tanrılarını arıyordur. Hikayelerini tamamlamak istedikleri için yazarlarını arayan bu karakterler ilk önce tiyatro ekibi tarafından ciddiye alınmazlar fakat onlar sahnede oyunlarını sergilemeye devam ederler. İki oyunu okumanızı şiddetle tavsiye ederim."
👑 +Literature Queen
🔥 25 Up
30.05.26
"Üniversitede seçmeli ders olarak aldığım bir ders. Nacizane notlarımı paylaşayım, belki birilerinin işine yarar :)
Japon Tarihi ve Edebiyatı
- japonların nereden geldiği tam olarak bilinmiyor. japon toplumunda dikey bir sistem var. çocuklar ailelerine her zaman saygı göstermek zorundalar.
- japonlar için adalar çok önemli. 4 tane ana ada var. önemli adalardan bazıları: kyüshü, honshü, shikoku ve hokkidö, okinawa.
- japon dilinde 3 tane yazım sistemi var.
1- hiragana: syllable scripts; her ses bu system kullanılarak yazılıyor.
2- katakana: yabancı kelimeler için kullanılan yazım sistemi
3- kanji: orijinal olarak çin karakterlerinden oluşan her bir harfin bir anlama geldiği alfabe çeşidi.
- Kanbun: çin alfabe karakterlerinin japon seslerini tanımlanabilmesi için kullanımı.
8nci yüzyıl japonyası
heian'ların olduğu dönem:
aristokratik bir toplumun hakim olduğu dönemdir. anlamak çok zor çünkü çok farklı.
the imperial court/the emperor japon adalarını yöneten. kyto o zamanlar başkent.
kültürel ve dini güçleri var.
bu dönemde fujiwara ailesi var. emperor'ın bütün gücünü para ve kadınla ellerinde tutuyorlar.
heian japonyasında 4 çeşit aristokrat sınıf var.
imparator ve geniş ailesi
aristokratlar: sıralama aile statüsüne göre belirleniyor.
buddism ve shinto (native japanese religion) birbirine karışmış şekilde gidiyor.
rank çok önemli. sıralamanı ailenin önemine göre alıyorsun. sırf aristokratlar içinde 10 tane sıralama var. ve bu sıralama giyimlerinden, sahip olacakları arabaya, oturacakları eve, hatta dış kapılarının uzunluğuna kadar karar veriyor.
bu dönemde japonya da kişisel gizlilik denen bir şey yok. bu toplum çok katı kurallara sahip. the rule of taste kuralı var. good taste veya bad taste e göre her şey sıralanmış. good taste anlayışları da çok garip.
- beyaz diş çirkin, çıplaklıktan nefret ediyorlar, üst üste bir sürü kıyafet giyiyorlar, kadınlar 1 kere de 6 kimono giyiyor. doğru renkleri doğru zamanda giymek çok önemli. renkleri mevsim mevsim ayırmışlar.
- üniversite olmasına rağmen gitmeyi reddediyorlar fakat bi şekilde eğitimliler.
- parfüm onlar için inanılmaz derece de değerli ve sadece aristokratlar için çünkü çok pahalı. parfüm yarışmaları bile düzenliyorlar.
- bakirelik iki cins için de asla kabul görmeyen bir şey.
- birçok edebiyat eseri kadınlar tarafından yazılmış.
- onları en çok üzen şey ise geçicilik. mujo (impermenant; geçici) ve mono no aware (tatlı bir üzüntü) bunu çocuklar bile öğreniyor. yani hayatın bir sonunun olması onlara üzücü geliyor fakat yaşadıkları için de mutlular.
- edebiyattaki önemli mecazları:
- cherry blossoms, maple leaves, ölüm imageleri çok önemli.
Küçük hikayeler (koan)
- düşünmeye yardım ettiğini düşünüyorlar, bir şeylerin farkına varmaya ve ruhlarımızı uyandırmaya yaradığına inanıyorlar.
- mantıklı bir açıklaması olmuyor, zen-buddism meditasyonu kullanıyor.
- mistik panteizm(tüm tanrıcılık) her yerde ve her şeyde.
- metafizik sitemidir.
Budist inancı
- insanların evrenin bir parçası olduğuna inanıyorlar, sonsuz ve edebi olan bu evrenin kati varlıkları olduğunu düşünüyorlar.
- dünyada sadece geçici birer vücut olduklarını ve ölseler bile hala var olduklarına inanıyorlar
- endişeler, günaha teşvik, acı, sorun, hastalık, ölün, imrenmek
- karma: denge
- nirvana: cennet; sadece meditasyon yaparak ulaşıldığına inanıyorlar.
- satori: aydınlanmaya ermek
- buddism milattan önce 500'lerde hindistan'dan gelmiş.
- siddhartha gautama adında bir prens varmış. her şeyi varmış fakat hiç mutlu değilmiş. ailesini terk ediyor çünkü ölümden, hastalıktan ve yaşlanmaktan onu hiçbir şeyin koruyamayacağını anlamış. dindar insanlara gidip nasıl mutlu olunacağını sormuş. her hangi bir cevap bulamayınca meditasyon yapmaya karar vermiş. ve sonunda yükselmenin varlığını fark etmiş. meditasyon yapmayı bırakıp öğretmeye başlamış. bu budizm felsefesinin başlangıcıdır.
Ortaçağ Japonya'sı (Medieval Japan) 1190-1600
feodal sistem var. lord daimyo diye adlandırılmış. bu zamanda da dikey bir sınıftandırma vardır.
1- emperor neredeyse tanrı gibi. çok fazla dini özelliği var. kyto’da yaşıyor.
2- köylüler, çiftçiler - pirinç en önemli yiyecek kaynağı
3-daimyo
4 - sadık ve eğitimli askerler; samurai
5-caftsman
6-merchants
7-eta
para kazanmak çok önemli.
-samurai'nin daima yanında kılıç taşır ve istediği gibi köylüleri veya çiftçileri öldürme hakkına sahip.
-the shogun means magnificent barbarian conquring generalissimo: görkemli, barbar fetheden, başkomutan. ailenin lideridir.
-emperor bu görevi zorla veriyor.
-kendi ordularına sahipler.
-shogun ailede ve bölgede en önemli kişidir.
Early Modern Japonya 1600 - 1868
- bir çok sistemin olduğu bir dönemdir. bütün ülke de uygulanan kanun sistemi, politika sistemi, eğitim sistemi; halkın büyük çoğunluğu yazabiliyor ve okuyabiliyordu, ekonomik sistemi, popüler sanatlar vb.
1476-1599 Sengoku Jidai Period of Warring States
- 1338: ashikaga ailesi var. emperor'la hoyo'lardan kurtulmak için anlaşma yaparlar. shogun saraya girmiştir. emperor ashikaga'ları çok seviyor çünkü onlar zayıflar.
- daimyo günden güne gücünü arttırdı çünkü emperor ve ashikaga’lar diğerleriyle uğraşmakla çok meşguldük. - 1476
- 260 tane bağımsız şehir vardı ve bu 260 şehir arasında velayet tartışmaları da vardı. bu velayet tartışmalarından dolayı savaşlar oldu. 1476 ve 77 yılllarında onin savaşı oldu. savaşın sonunda şehirde hiçbir şey kalmadı. harikawa savaştan sonra da ashikaga ailesinden canlı kanlanları öldürdü.
- savaş sona erdi. toyotomi hideyoshi 1560-1595 geldi. shogun değildi ama en az onun kadar önemliydi. mevkisini ordu stratejisiyle edindi ve bazı daimyo'ları öldürdü.
- 1599'da sakigara yine velayet tartışmalarından dolayı oldu
- sakaku nun yaptığı ilk şey hıristiyan japonlardan kurtulmak. yahudiler tarafından hıristiyanlar doğrandı.
- sankin kotai: geçici olarak atanan - her iki yılda bir değişiyor. lords kanunlara uymak zorunda yoksa shogun orduyu üzerine salıyor."
👑 +Literature Queen
🔥 26 Up
26.05.26
Gerçekçi tiyatro vs Absürt tiyatro
"Realist Drama gerçek hayatı göstermeye çalışır. Toplum, tarih, ekonomi veya psikoloji tarafından zorlanan insanları gösterir. Karakterler genelde alt sınıf insanı olurlar ve human dilemma ile mücadele eden karakterlerdir. Konuşma günlük konuşmalara çok benzer: Basit ve direktir. Küfürlü konuşma kullanılır ve lehçe (dialect) toplumdaki sınıfını gösterir. Setting de mutlaka gerçekçi olmalıdır. Kıyafetler normal insanların giydiği kıyafetler olmalıdır.
Genelde orta sınıfın toplumsal kuruları veya değerleri eleştirir. Sahneleme de çok gerçekçi olmalıdır. Constantin Stanislavsky der ki aktör ve aktrisler mutlaka oyundaki karakterin moduna girmeli, kendilerini o karaktermiş gibi hayal etmeliler. Zaman kısıtlıdır, yani belirli bir zamandan bahsedilir. (mesela Doll House’da 2 gün, All my sons’da da yanlış hatırlamıyorsam 1 gün ve gece olması lazım.)
Absurdist Drama:
Existentialist, varoluşçutdur. Sürekli sorular vardır; mesela hayatın anlamı nedir? Sürekli bu soru
bizim karşımıza çıkıyor. Karakterler birbirleriyle iletişim kuramıyorlar ve bu kasıtlı bir şekilde yapılıyor. Sürekli tekrarlar vardır. Hayatın monoton olduğunu anlatan oyunlardır. Hayatın anlamı olmadığını, hayata anlam verenin insanların kendilerinin olduğunu söyler existentiaslist ler.
Morality hakkında herhangi bir endişesi yoktur, açığa çıkan ethical konular yoktur.
Karakterlerin geçmişi hakkında çok fazla şey öğrenilmez."
👑 +Literature Queen
🔥 22 Up
24.05.26
"Oedipus Rex ve Medea trajik sonlara sahip oyunlardır. Oyunların farklılıkları benzerliklerinden çok daha fazladır, fakat bazı ortak noktaları da vardır.
Oedipus trajik bir kahramandır, fakat Medea trajik bir figürdür. Bir okuyucu Oedipus’u okuduğunda ona acır, fakat Medea için aynı şeyi söyleyemem. O çok acımasız ve nefret doludur. Oedipus iyi bir adamdır, fakat tek hatası birini öldürmesidir. Ancak bu onun kaderidir; bundan kaçamaz. Hayatının gerçeklerini öğrenmek ister ve bu durum tüm hayatını tamamen değiştirir. Aradığı gerçekleri öğrendikçe trajik sonu yaklaşır. Medea’nın da trajik bir sonu vardır çünkü kendi çocuklarını öldürür. Bunu yapmadan önce bir ikilem yaşar, fakat nefret duygusu ve kocasından intikam alma isteği annelik duygusundan daha güçlüdür. Oedipus’un harika bir hayatı vardır fakat hayatı tersine döner. Ancak Medea’da olaylar onun için kötü başlar ama iyi biter. Çünkü intikamını alır.
Bence en önemli benzerlik, her iki karakterin de istediklerini yapmalarıdır. Asla vazgeçmezler; çok kararlıdırlar. Sonunda istediklerini başarırlar. Buradaki fark şudur: Oedipus her şeyi bilinçsizce yapar, fakat Medea yapmaz. Oedipus hayatının gerçeklerini öğrenme isteğini durduramaz, Medea ise acımasız düşüncelerini engelleyemez. Jason’ın ihanetini düşündükçe daha da acımasız olur.
Sonuç olarak iki oyun birbirinden çok farklıdır fakat bazı benzerlikleri vardır. En büyük ve en önemli benzerlik, kararlılıkları sayesinde amaçlarına ulaşmalarıdır."
👑 +Literature Queen
🔥 6 Up
24.05.26
Dexter Morgan vs Hannibal Lecter
"“Ben sevilmez biriyim,” der Dexter çünkü o bir katildir; bir seri katil. Hayatı, suçluları avlamak ve avını, kendi tasarladığı ritüelistik sahnelerden keyif alarak öldürmek üzerine kuruludur. Bu, onun için oldukça doğal ve temel bir ihtiyaçtır. Hayatta kalabilmek için öldürmek zorundadır. Ancak Dexter, uymak zorunda olduğu ahlaki bir kod nedeniyle masum bir insanı öldürmesine izin vermez: Harry’nin Kodu. Öldürme arzusu yalnızca suçlular içindir; yani devletin ceza sistemi tarafından cezalandırılmamış olanlar ya da toplumda sıradan görünen ama aslında insan öldüren kişiler. Karanlık doğasına ve eylemlerine rağmen Dexter, bu toplumda yaşamını sürdürebilir; çünkü en temel ihtiyaçlara uygun şekilde hareket eder ve bunlara karşılık verir. Onu toplum içinde başarılı bir şekilde yaşatan şey, suçlarının dışında yaptığı eylemlerdir.
SPOILER: Dexter Amerikalı yazar Jeff Lindsay'in 8 kitap serisinden oluşmaktadır. 1. Kitap dizinin ilk sezonuna yüzde 80 oranında benzemektedir. Kitabın ilk açılış cümlesi ile dizinin ilk sahnesi bile birebir aynıdır. Fakat sonrasında senaristler kitaptan kopuş yaşamıştır.
ilk 8 sezon bittiğinde kitap serisinin aksine (8. Kitap: Dexter is Dead) Dexter hayatına bir yerlerde devam ediyordu. Fakat sonra Dexter: New Blood ile geri döndü. Tam bir fan pleaser olarak çekilen bu sezon sonunda 8. kitap sonu gerçekleşti (tabii kitaptan farklı olarak, kitap sonunda Dexter kurbanlarını son yolculuğuna uğurladığı okyanusta hayatını kaybeder. Çok şiirsel :) Neyse fakat olmaz, hayranlar bunu kabul edemedi. Dexter'ın çok sağlam bir hayran kitlesi var. Dolayısıyla yeniden canlandı ve Dexter Resurrection ile geri döndü. Hatta önümüzdeki ekim ayında 2. sezon geliyor.
Neden diye sormayın işte, defalarca izledim yine izlerim. Yine aynı şeylere üzülür, kahrolurum. İlk defa izliyor gibi heyecanlanırım. Dexter sevgisi böyle bi şey."
👑 dextermania
🔥 24 Up
22.05.26
Jean Baudrillard vs Jacques Derrida
"Öncelikle Jean Baudrillard’ın Simulacra and Simulations kitabı özellikle The Matrix ile anılır. Filmde Neo’nun sakladığı kitabın adı doğrudan Simulacra and Simulation’dır. Matrix’in “gördüğün dünya gerçek olmayabilir” fikri Baudrillard’dan esinlenmiştir; fakat Baudrillard filmin kendi düşüncesini tam temsil etmediğini söylemiştir. Baudrillard felsefe, postmodern teori, sosyoloji ve post-yapısalcılık alanlarının önemli kuramcılarından biri olarak kabul edilir. Fransız bir filozof olan Baudrillard, kitle kültürü ve medyanın insanlar üzerindeki etkileriyle yakından ilgilenmiştir. Simülasyon kuramı, onun en ünlü teorisidir ve dünyayı ile gerçekliği sorgulamayı amaçlar. Simulacra and Simulation adlı eserinde Baudrillard; medya, insanlık durumu, terörizm, ekonomi gibi birçok açıdan gerçeklik meselesini tartışır. Baudrillard, yaşadıkları dünyanın mutlak bir gerçeğe sahip olduğuna inanan insanlara dünyayı alışılmadık ve tuhaf göstermeyi amaçlar. Görüldüğü üzere bu teori, gerçeklik sorununu ortaya koyar; neyin gerçek, neyin kurgu olduğunu sorgular. Günümüz dünyasında kurgu ile gerçekliği birbirinden ayırmak oldukça zordur. Medya sürekli olarak insanlar için imgeler üretir ve bu imgeler çoğunlukla gerçek olarak kabul edilir.
Baudrillard’ın yazılarında belirttiği gibi, gerçek şeylerin temsilleri insanlar için bazen gerçekliğin kendisinden bile daha gerçek hâle gelir. Bir post-yapısalcı olarak Baudrillard, temelde dünyada mutlak bir gerçeklik bulunmadığı ve insanların birtakım şeylere inanmaya yönlendirildiği düşüncesini destekler. Ona göre her şey “hipergerçek”tir; yani gerçeklik insanlara gösterilen bir şeydir. Gerçeklik insanlar için üretilir ve şeylerin taklit edilmesiyle oluşturulur. Konuyu derinlemesine incelemeye başlamadan önce post-yapısalcılık hakkında biraz bilgi sahibi olmak gerekir. Post-yapısalcılık teorisi temelde gerçekliği sorgular. Onun temel özelliği, gerçekliğin temsilini sürekli sorgulaması ve ona kuşkuyla yaklaşmasıdır. Post-yapısalcılar, dünyada mutlak bir gerçeklik bulunmadığı görüşünü savunurlar. Bu nedenle temsiller doğrudan gerçek olarak kabul edilmez. Ancak Baudrillard’ın da vurguladığı gibi, günümüz dünyasında temsiller gerçekliğin kendisinden bile daha önemli hâle gelmiştir. İnsanlar, bu temsillere sorgulamadan daha fazla önem vermeye başlamıştır. Post-yapısalcılığın ikinci önemli ilkesi, dile mutlak bir önem atfetmemesidir; felsefe, dilden daha merkezi bir konuma sahiptir. Şüphecilik (skepticism) de post-yapısalcılığın temel fikirlerinden biridir. Post-yapısalcılık genellemeleri önemseyen ve bilimsel yaklaşımları dikkate alan bir düşünce biçimidir. Öznellik (subjectivity) de bu yaklaşımda önemli bir yer tutar. Kısacası, post-yapısalcılığın şüphecilik anlayışı nedeniyle Baudrillard simülasyon teorisini geliştirmiştir denebilir. Onun dünyanın gerçekliği konusundaki şüpheciliği, hepimizin içinde yaşadığı çağı adlandırmasına yol açmıştır.
1960’larda Fransız filozof Jacques Derrida tarafından geliştirilen yapısöküm (deconstruction), felsefe ve edebiyatla ilişkili bir yaklaşımdır. Bu teori, metinleri analiz ederek içerdikleri anlamları sorgulamayı amaçlar; çünkü anlam kişiden kişiye farklılık gösterebilir ve okurlar okuma sürecinde aynı imgeleri ya da duyguları paylaşmayabilirler. Derrida der ki, dil aslında düşündüğümüz kadar net değildir ve anlam kelimelerin başka kelimeler ile anlam kurmasından dolayı sürekli değişir. Derrida hakkında daha çok yazmak isterdim ama çok fazla hatırlayamadım…Bir ara vakit ayırıp okumak lazım.
Kısacası Jean Baudrillard teorisi popüler kültür ve sinema analizlerinde daha çok kullanılır. Anlam sabit değildir fikri ile özdeşleşen Jacques Derrida ise okuma ve edebiyat teorisine daha fazla etki etmiştir. Dil düşündüğümüz kadar net değildir; kelimeler anlamlarını başka kelimelerle kurar ve bu yüzden anlam sürekli ertelenir, kayar ve değişir."
👑 +Literature Queen
🔥 26 Up
22.05.26
Kim Korkar Virginia Woolf'tan? vs Bebek Evi
"Bebek Evi'nde Nora karakteri düştüğü maddi çıkmazdan ötürü ciddi bir fedakarlık yapıp borca bulaşmıştır. Bundan dolayı eşinden anlayış ve destek beklemiştir. Maalesef umduğunu bulamayınca hayal kırıklığı yaşamış ve dışarıdan kusursuz görünen evliliğinin aslında sahte olduğunu acı bir şekilde anlamıştır. O yüzden Nora karakterine çok üzülürüm. Bazen ağzınla kuş da tutsan karşı tarafa yaranamazsın ve evliliğinde gerçek huzuru bulamazsın. Karşılıklı sevgi, saygı ve anlayış olmayınca tek tarafın çabası evliliği kurtarmaya yetmiyor maalesef.
Kim Korkar Virginia Woolf'ta ise soruda bahsedildiği gibi inanılmaz bir toksik ilişki söz konusu. Buna oyunun özeti diyebiliriz. Oyundaki evli çiftimizin birbirine ne saygısı ne sevgisi ne de tahammülü kalmıştır. Birbirlerini her defasında iğnelemeye başlamış hatta hakarete varacak sözler birbirlerine sarf etmişlerdir. Evlilik birliğinin bırakın bitmesini resmen çürümesini betimlemişlerdir.
İki oyun arasında Bebek Evi'ni tercih ederim. Çünkü bir tarafta yakan yıkan, ortalığı karıştıran, evliliğini kafasında bitirmiş Martha gibi bir kadın profili var bir tarafta da yapıcı, işleri yoluna sokmaya çalışan, çabalayan bir Nora var. Nora, oyunun sonunda aldığı radikal kararla şaşırtmış ama birçoğumuzun da takdirini kazanmıştır. Bebek Evi finaliyle her zaman hafızalarda kalacak bir oyundur."
👑 +Cimbomino
🔥 22 Up
22.05.26
Kim Korkar Virginia Woolf'tan? vs Bebek Evi
"İkisi de çok çarpıcı ve etkileyici oyunlardır. Hem okuyun, hem izleyin. Filmleri de mevcut.
Edward Albee’nin Who’s Afraid of Virginia Woolf adlı oyununda okuyucular karakterlerin meslekleri ve yaşları hakkında bilgi sahibidir. Ancak bu oyunlar absürt tiyatroya ait oldukları için okuyucular yalnızca o anda gerçekleşen olayları takip ederler. Oyunlar boyunca görülebileceği gibi, karakterler arasında iletişim problemlerine yol açan pek çok tekrar bulunmaktadır. Oyunlardaki parçalanmış dil, karakterleri okuyuculara gülünç gösterir ki bu da yazarın amaçlarından biridir. Oyun yazarları bu bozuk dili bilinçli olarak kullanırlar.
Kolaylıkla görülebileceği üzere, Who’s Afraid of Virginia Woolf oyununda George, Nick ile konuşurken onun işi hakkında söylediklerini dinlemek istemez. George bunun yerine hoşlanmadığı işlerden bahseder; bu durum temelde karakterler arasındaki iletişim eksikliğini gösterir. The American Dream oyununda ise çok sayıda bozuk dil kullanımına rastlanır. Özellikle Daddy’nin anlama problemi varmış gibi görünür; sürekli cümleleri tekrar eder ve konuştukları şeyleri unutur. Bu nedenle oyunda pek çok tekrar bulunmaktadır.
Mekân da oyunda önemli bir unsurdur. Oyunlarda mekân tasvirleri çok fazla değildir. Realist oyunlardaki gibi okuyucular mekân hakkında ayrıntılı bilgi edinemezler. Örneğin mobilyalar, odaların betimlenmesi gibi ayrıntılar verilmez. Oyunlarda asıl önemli unsur karakterizasyondur. Görüldüğü gibi her şey oldukça minimaldir. Oyunlardaki karakter sayısı da oldukça azdır. The American Dream oyununda, Mrs. Barker dışında hiçbir karakterin gerçek adı bile yoktur. Diğer tüm karakterler Mommy, Daddy, Grandma ve Youngman olarak adlandırılır.
Who’s Afraid of Virginia Woolf temelde evlilik kurumunu eleştiriyor gibi görünen bir oyundur. George ve Martha sürekli birbirlerine hakaret ederler. Karı-kocadan çok düşman gibidirler. Birbirlerine karşı saygıları yokmuş gibi görünür. İnsanların gözünde birbirlerinin itibarını düşürmeye çalışırlar. Nick ve Honey evlerine geldiğinde bile birbirlerine hakaret etmeyi sürdürürler. Martha, kocasına onu kusturduğunu söyler; George ise Martha’nın alkolik olduğunu söyleyerek ona hakaret eder. Oyun boyunca birbirlerine yönelttikleri hakaretler, sanki birbirlerinden nefret ediyorlarmış izlenimi yaratır. Evliliğin önemini önemsemedikleri açıkça görülür; çünkü Martha’nın Nick ile bir ilişkisi vardır ve George buna izin verir.
Henrik Ibsen’in Bebek Evi oyunundaki Nora Helmer kocasından habersiz bir iş çevirmiştir, bu da o zamanların ölümcül bir suçudur. Maddi durumları kötü ve kocası Torvald kötü bir hastalığa yakalanmıştır. İyileşmesi için güneye gitmeleri gerekir. Nora'da kanunsuz yollardan kocasının hayatını kurtarmak için borç alır. (Krogstad) ama kocasına yalan söyler; paranın babasından geldiğini söyler.
-Evlilikleri dışarıdan sorunsuz mutlu gözükse de içinde yalana dayalı ve nora açısından sıkıntılı bir evliliktir.
-Nora’nın bu yalanını Torvald, Krogstad’ın mektubuyla öğrenir. Gösterdiği tepki Nora’yı hayal kırıklığına uğratır. Torvald karısının yapmış olduğu fedakârlığı hiç önemsemeden kendi ününü ve toplumun söyleyeceği sözleri önemser. Ona çok kötü davranıp sürekli bağırıp çağırır. Bu yüzden nora için bir sürü kötü laf söyler: hypocrite, criminal. Çocukları için ise "i dare not trust them to you" der.
-Krogstad’dan ikinci bir mektup geldiğinde ise tamamen döner ve Nora’yı affettiğini tekrarlayıp durur. Hatta hala ona çocuk gibi konuşup “helples darling” gibi laflar söyler. Nora ise Torvald’a konuşmaları gerektiğini söyler. Şimdiye kadar hiç ciddi bir konuşma yapmadıklarını farkına varan nora bunu kocasına söyler, bu Nora’nın aydınlanmasıdır. Nora her şeyin farkına varır. Daha önce babasının evlendikten sonra ise kocasının oyuncağı olduğunu söyler. Nora oyunun sonunda evini terk eder çünkü tamamen hayal kırıklığına uğramıştır. Bir mucize bekler fakat gerçekleşmez. Bunu torvald’a da söyler. Torvald'dan beklediği tepkinin "publish the thib to the whole world." olduğunu söyler fakat bu gerçekleşmez. Nora her şeyi inkar ederek evini terk eder: din, ahlak, ve erkek egemen toplum.
Önemli semboller:
• En başında Doll’un sembolik bir anlamı vardır. Doll Nora’yı, evi ise, sanki kocasıyla beraber karı koca oyunu oynuyorlarmış gibi çocuk oyununu sembol eder. has a symbolic meaning.
• Kış: oyunun ironik sembolüdür. Kış aslında bir araya gelmektir ama bir yandan da ölümü sembol eder. oyunda hem duygusal bir ölüm ve bir evliliğin ölüşü vardır. Fakat ayrıca nora’nın kendisini keşfetmesi için yeniden doğuşu vardır.
• Christmas tree: ağaç hayattır ama onların ilişkileri çürüyor. Ayrıca oyunun halini sembol ediyor.
• Italy – nora’nın hayatındaki yanlış imajı sembol ediyor.
• Doctor’s black card: ölüm
• Black hat and black cross: yine ölüm.
• Nora’nın parti elbisesi: Nora bu elbiseyi Torvald istediği için giyiyor. Yani Nora kitapta sadece Torvald için çekiciliği, güzelliği simgeliyor. Zeka açısından önemli değil.
• Little squirrel/skylark/songbird: Kuşlar kafeslerde yaşar, Nora’da Torvald’ın evinde onun kuralları ve egemenliği altında kafeste gibi yaşıyor. Ayrıca Nora’ya çocuk gibi davranmasını sembol ediyor.
• Light: act 2: maid enters with lamp, puts it down on the table, and goes out, veya yanan mumlar, ayrıca act 3 nora’nın doktor rank’e kibrik tutması nora’nın aydınlanmasını simgeliyor.
• Macaroons – Nora’nın kocasını aldatmasını (ondan habersiz para alması durumunu) sembol ediyor.
• New year's day: normal ve geleneksel olarak yeni bir başlangıcı simgeler. Nora’nın yeni bir hayata başlaması.
• Letter box and letter: Nora’nın kötü sonu için bir tuzak olmasını sembol ediyor."
👑 +Literature Queen
🔥 27 Up
22.05.26
"Othello bir Mağripli (Moor) olmasına rağmen aşırı bir öz güvene sahiptir, çünkü çok başarılı bir savaşçıdır. Onun asker kimliği önemlidir ve ona büyük bir güven verir. Onu elit toplum için kabul edilebilir yapan da budur; çünkü gerçekten büyük bir askerdir.
Iago, Othello’nun Mağripli olmasından dolayı ona sürekli hakaret eder.
“...eğer mutlu olsaydı, asla Mağripliyi sevmezdi...”
(II. Perde, I. Sahne)
Desdemona’nın babası Brabantio da kızının bir Mağripliye kaçmasına çok üzülür. Othello’yu büyü kullanmakla suçlar; bu da ırksal stereotipleştirmenin bir sonucudur.
“Biz Türk mü olduk da kendi kendimize / Cennetin Osmanlılara yasakladığını yapıyoruz?”
(I. Perde, III. Sahne)
Burada barbar Türklerin birbirleriyle savaşan insanlar olarak görülmesi şeklindeki stereotip yansıtılır.
“...orada kötü niyetli ve sarıklı bir Türk...”
(Son perde, Othello’nun son konuşması)
Othello dışarıdan bakıldığında öz güvenli görünse de, aslında içten içe kendine tam güvenmez. Bu durum, Iago’nun Desdemona ile Cassio hakkında söylediklerine inanmasından anlaşılabilir. Öncelikle Desdemona’nın sadakatinden şüphe etmeye başlar. Başlangıçta ona inanıyordu; peki neden şimdi kuşku duyuyor? Çünkü Iago yalnızca Othello’nun içindeki güvensiz sesi ortaya çıkarır.
Başlangıçtan itibaren Othello, Desdemona’nın sevgisine layık olduğunu düşünür; ancak Iago onun zihnini aldatılma korkusuyla doldurdukça Desdemona’nın kendisine layık olmadığını ve kendisinin de beyaz, yüksek sınıftan bir kadının sevgisine layık olmadığını düşünmeye başlar.
Iago, Desdemona’nın Othello’ya onu farklı bulduğu için ilgi duyduğunu söyler. Ancak savaş sona erdiğinde Othello’nun savaşacak bir alanı kalmaz; hatta Türklere karşı savaş bile gerçekleşmez, çünkü deniz koşulları Türklerin geri çekilmesine neden olur. Böylece Othello kendi eksikliğine inanmaya başlar. Aslında eksik değildir; fakat oyundaki toplumun temsilcileri olan Iago ve Brabantio, ona kendini böyle hissettirir. Iago, Othello’nun bir erkek olarak aldatılmaktan korktuğunu bilir. Bu korkuyu kullanır ve yalanlarını Othello’nun zihnine işler. Adeta bir atış yapar ve tam hedefi vurur.
Othello hem kurbandır hem de yaptıklarından sorumludur. Çünkü sorgulamadan inanır; yani Desdemona’ya ya da Cassio’ya gerçeği sormaz. Kadının tanıklığına önem vermez. Öz güvenli görünür ama aslında değildir. Bu nedenle Desdemona’nın kendisini aldattığından hemen şüphe eder. Öte yandan Iago, Othello’ya sadık biri gibi görünür ve onu kandırmak için çok iyi planlar kurar. Othello kolay aldatılan biridir ve erkek sözlerine daha fazla önem verir. Iago da onun zayıf yönünü kullanır. Bu, Othello’nun trajik kusurudur.
Othello, Desdemona’yı öldürdükten sonra bile Desdemona’nın hizmetçisi Emilia ona Desdemona’nın sadık olduğunu söyler; fakat Othello buna inanmayı reddeder. Desdemona’nın odasında Iago, Lodovico, Montano, Cassio, Emilia ve diğerleri bulunurken Iago, Emilia’yı susturmaya ve tehdit etmeye çalışır. Ancak Emilia konuşur, kocasına karşı gelir ve Desdemona’dan aldığı mendil hakkındaki gerçeği açıklar. Bunun üzerine Othello gerçeği ve Iago’nun kötücüllüğünü anlar. Iago, Emilia’yı öldürür ve kaçar, ancak yakalanır. Othello önce Iago’yu öldürmeye çalışır fakat sonra vazgeçer ve sonunda intihar eder. Böylece kendi yıkımını kendi elleriyle hazırlamış olur."
👑 +Literature Queen
🔥 21 Up
20.05.26
Venedik Taciri vs Kuru Gürültü
"Kuru Gürültü oyununda ilk hile Hero’yu görür görmez tutulan Claudio için Don Pedro’nun partide Claudio için Hero’ya kur yapması. Üvey kardeş Don John oyun boyunca ortalığı karıştırmak istediği için partide Claudio’ya don Pedro’nun Hero’yu kendisi için kur yaptığını söyler. Bir diğer hile ise don Pedro’dan çıkan iki huysuz ve evlilik karşıtı karakter Beatrice ve Benedick’i birbirlerine aşık etme planıdır. Üçünü hile ise tam evlilik arifesinde Hero’yu namussuz olarak gösterme düşüncesidir. Don John’un adamlarından biri – Borachio – Hero’nun hizmetçisi Margaret ile geceyi geçirirken Don Pedro ve Claudio’ya bunu izletir. Margaret hero’nun geceliğini giymiştir bu yüzden onu hero sanarlar. bu yüzdendir ki herkesin önünde Claudio Hero’yu rezil eder ve düğünü terk eder. son oyun ise, rahip'in bütün herkese Hero’nun adı temizlenene kadar öldüğünü söyleme düşüncesidir.
Oyun komedi olmasına rağmen trajik unsurlar içermektedir. bu da bilindiği üzere Shakespeare’in tiyatroya katkısıdır. Hero karakteri tam bir toplum kadınıdır, geleneksel, uyumlu, pasif, yumuşak başlıdır. Kendi adına alınan kararlara karşı çıkmaz ve toplum kurallarına uyar. Claudio herkesin önünde kendisini rezil etmesine rağmen oyun sonunda yine onunla evlenir. Toplumun suçlamalarından kurtulmak için bunu yapmak zorundadır. Kendi kaderini belirleme şansı yok, bu yüzden hero aslında oyunun mağdur karakteridir. Beatrice ise isyankar, kendi fikirlerini belirtebilen, kiminle evleneceğine kendi karar veren, akıllı ve açık sözlüdür. Hero’nun tam zıttı bir karakterdir.
Venedik Taciri okuduğum Shakespeare komedi oyunları arasında en eğlencelisi diyebilirim. Bu oyun insanların yahudiler üzerine sürekli genellemeler (stereotype) oluşturup onlara sorgulamadan inanıp o şekilde davranmaları, bu doğrultuda düşünceleri ve ifadeleriyle doludur. Bunlardan en önemlisi Shylock’un isminin değil de onun yerine diniyle anılması : ‘jew.’ jew kelimesi oyunda 58 kez geçerken, jewish 14, hebrew da 2 kez geçer.
İnsanlar Shylock'u sürekli aşağılıyorlar ve çok kötü biri olduğundan bahsediyorlar. Olurda iyi bir söz söylerse bir Hristiyan gibi konuştu diye yorumda bulunuyorlar. Akla gelebilecek bütün kötü sıfatları onu tarif etmek için kullanıyorlar. Bütün bunları sebebi ise tabiki de din. Dini stereotypelar ve geçmişten kaynaklanan, değişmeyen genellemeler dolayısıyla bu şekilde ön yargılar ve düşünceler var. Yani diğer bi değişle şartlandırılmış önyargının kurbanı oluyor shylock. Shakeaspeare kendisi bile bu şekilde yaklaşıyor. ShylockUu paradan başka bi şey düşünmeyen kötü bir karakter olarak gösteriyor. Shylock’un kızı Jessica evden kaçınca, paralarım diye ağlıyor mesela shylock. hala tartışılan ise Shakespeare'in amacının insanların bu önyargılarını gösterip onlarla dalga geçmek mi, yoksa kendisinin de tipik önyargılı ingiliz olduğu mudur? Tabii ki bu soru da Shakeaspeare'in hayatındaki sırlardan biri olarak edebiyat gündemini sürekli meşgul etmekte.
"
👑 +Literature Queen
🔥 25 Up
20.05.26
"Kellik bir saç eksikliği değil; fazlalıklardan arınmışlığın saf formudur. Rüzgârın kafatasında özgürce dolaştığı, yağmur damlalarının doğrudan karakterine çarptığı o kutsal seviye… Saçlı insanlar her sabah aynada tarakla savaşırken, kel adam güneşin altında bir savAŞ TANRISı gibi parlar. O kafa artık sıradan bir kafa değildir; o bir yansıtıcı yüzey, bir karizma küresi, adeta geleceğin teknolojisiyle cilalanmış bir bilgelik kubbesidir. Her ışık vurduğunda etrafa “Ben hayatı çözmüş adamım” enerjisi yayılır.
Ve tabii en önemlisi; tarihin en ikonik figürlerinin bir kısmı ya keldi ya da kel olma yolundaydı. Çünkü neden diye soracak olursak... neden.... çünk.. çÜNKÜ hah! Çünkü evren fazla karizmayı dengelemek için saçları geri alır. Kellik bir kayıp değil, final boss formudur. Şampuan masrafı yok, kötü saç günü yok, “Acaba nasıl görünüyorum?” derdi hiç yok. Sadece saf özgüven, aerodinamik üstünlük ve destansı bir aura. Bir insan kel olduğunda artık sıradan ölümlüler liginden çıkar; Silver Surfer gibi bir efsaneye dönüşür."
👑 +Murphy
🔥 20 Up
20.05.26
Bipolar Bozukluk (Duygu-Durum Bozukluğu) vs Şizofreni (Zihin Bölünmesi)
"Bipolar Bozukluk: Kişinin duygularını tam olarak kontrol edememesiyle ilgili ciddi bir psikolojik rahatsızlıktır. Kişi sevinçli bir anında tam sevinecek ama öyle bir abartır ki adeta bulutların üstünde uçar. Etrafındaki insanlar buna anlam veremeyip eleştirmeye başlayınca sinirinden deliye döner çünkü anlaşılmadığını düşünür. Ertesi gün de tam tersi intiharı düşünecek kadar üzüntü yaşar, dibi görür. Hayattan soğur ve yaşamak istemez. Bu dönemde de çok sinirli olabilir. Uzmanlar, bu hastalığın istismarla, aşırı yalnızlık hissi sonucu duygularını kimseyle paylaşamamayla veya ani bir şok sonucunda gerçekleşebileceğini ve genetik yatkınlığın da etkili olabileceğini dile getiriyor. Zaten böyle ciddi bir hastalık pat diye ortaya çıkmaz. İnsan bazen sadece yaşadıklarından ibaret.
Şizofreni: Bu hastalıkla ilgili ne çok şey söylesem de anlatamam. O kadar ağır ve zor bir hastalık ki insanı öldürmez, resmen süründürür. Maalesef bu hastalığa sahip kimselerin birçoğu kendi kimliklerini unutup başka bir kimliğe bürünebilirler. Örneğin; bir kadın ev hanımı olmasına rağmen kendini doktor sanıp etrafındaki insanlara teşhis koyup onlara hayali reçeteler yazabilir. Onları sanrı şeklinde görüp onlarla konuşabilir ve bunların hepsini gerçekte var oluyor sanabilir. Normal hayata döndüğünde gerçek kişilerle konuşurken: "İlaçlarını almayı unutma, iyileşeceksin." dediğinde, karşı taraftan "Deli mi ne?" gibi tepkiler alırsa saldırganlaşabilir. Bu gibi durumlarda şizofreni hastalarıyla çok dikkatli konuşmak gerekir. Gerçi bir şey yapmasanız da hayalinde sizi düşman olarak gördüyse size saldırması veya kötü kötü bakması kaçınılmaz olabilir.
Bu insanları daha da iyi anlayabilmek için gerçek bir hikayeye dayanan "Akıl Oyunları" filmini izleyebilirsiniz. Matematik profesörü John Nash kendini ajan zannediyordu ve buna göre hareket ediyordu. Tedavi gördükten sonra sanrı olarak gördüğü insanların yıllar geçmesine rağmen hiç değişmediğini ama kendisinin yaşlandığını fark edince onların gerçek olmadığını anlayıp hastalığını kabul etti. Her vaka böyle sonuçlanmıyor ne yazık ki. Birçok kişi hastalığını kabul etmeyip tedaviyi reddediyor ve hiçbir zaman iyileşemeyebiliyor. Tedaviyi kabul edenler de eskisinden daha iyi olabiliyor ama hastalıktan tam olarak kurtulup kurtulmadıkları ölünceye kadar gizemini koruyabiliyor."
👑 +Cimbomino
🔥 22 Up
19.05.26
Kaygı Bozukluğu (Anksiyete) vs Panik Atak
"Panik atak, anlatılmaz yaşanır derler ya öyle bir psikolojik rahatsızlık. Görünürde hiçbir sebep yokken yakalar insanı. Kalp hastalıklarıyla çok karıştırılır çünkü kalbine o kadar çok bıçak saplanır ki kalp krizi geçiriyor sanırsın. Halbuki kalbin sağlamdır ama ruhun o esnada kriz geçirmiştir. Tam bir teşhis konmamış birçok insan, atak geçirdiğini bile anlamaz. Ekg ve eko çektirmek için düşer yollara. Halbuki gitmesi gereken yer iyi bir psikiyatristtir. İlaç tedavisiyle geçer derler doğrudur ama ruhun tamamen iyileşmesi çok zaman alır çünkü küçüklükte yaşadığın kötü anılar gün gelir hiç ummadığın yerde ve zamanda karşına çıkar. Seni kıskavrak yakalayıp boğar. Kimse anlamaz ne olduğunu hatta kendin bile anlayamazsın. Bilinçdışımıza attğımız her şey ve zamanında çözülememiş tüm sorunlar buna neden oluyor diyebiliriz. Psikiyatristlerin "küçüklüğünüze dönelim" tezi en çok bundan dolayıdır çünkü çocuk, somut dönemdeyken kendisiyle baş başadır. Her şeyin iyi yönde de kötü yönde de sorumlusu kendisidir. Anlamlandıramadığı her durumu kendine yöneltir. "Benim sayemde oldu." ya da "Her şey benim suçum." gibi. Halbuki ne onun sayesinde olmuştur ne de onun suçudur. Olaylar bambaşkadır. Siz siz olun çocuklarınıza iyi bir çocukluk yaşatın. İçinde çözülememiş hiçbir sıkıntısı kalmasın. Elbette ki toz pembe olamaz hayat ama en azından onlara yansıtmayın. "Çocuklar Duymasın" dizisindeki mutfak yöntemi çok iyi bir örnektir. Onu uygulayabilirsiniz.
Kaygı bozukluğu (Anksiyete): Hayatımızda sonradan gelişen ve o andaki ruh halimizi kısa vadede olumsuz etkileyen bir psikolojik rahatsızlıktır. Bizi sıkan ve boğan olayların üstesinden gelemediğimizde o anda potansiyelimizi kullanamama, kaygı seviyemizin aşırı yükselmesiyle mide bulantısı, çarpıntı, şiddetli baş ağrısı ve baş dönmesi gibi belirtileri vardır. Kaygı çok yoğunsa bileklerde karıncalanma ve his kaybı bile yaşanabilir. Kişi sakinleşip kendine geldiğinde yani kaygısı azaldığında eski haline kısa sürede döner. Sınav kaygısı, kötü bir haberin aniden verilmesi, bir kavgaya şahit olma gibi durumlarda ortaya çıkabilir. Her seferinde daha yoğun kaygı yaşanmasına neden olacak ortamlardan kişinin uzaklaşması gerekir. Aksi takdirde küçük bir olay bile artık çok büyük bir kaygıya neden olabilir, kişinin hastalığı gittikçe ilerleyebilir ve kişi kaygısını hiçbir şekilde kontrol edemez hale gelebilir."
"Marvel benim için tüm kahramanlarından önce yaratıcısı Stan Lee demek. Gençliğinde büyük hayaller kuran ama uzun süre ciddiye alınmayan bir yazardı Stan Lee. Ama o çizgi romanların sadece çocuklara hitap ettiğinin düşünüldüğü bir dönemde, o insanlara kusurları olan ama yine de mücadele eden kahramanlar sunmak istedi. Pek çok kişi bu fikrin işe yaramayacağını söyledi; çünkü o yıllarda süper kahramanlar mükemmel, korkusuz ve tek boyutlu karakterler olarak görülüyordu. Ancak Stan Lee, insanların kendilerinden bir parça bulabileceği karakterlerin daha güçlü bağ kuracağını düşünüyordu. İnancı ve ısrarı sayesinde, hayal gücünü gerçeğe dönüştürmek için de vazgeçmedi ve bugünlere geldik.
1960’lı yıllarda yarattığı kahramanlar büyük yankı uyandırdı. Spider-Man, Iron Man, Hulk gibi karakterler yalnızca eğlence figürleri olmadı; insanların korkularını, yalnızlıklarını ve umutlarını temsil eden sembollere dönüştü. Stan Lee’nin en büyük farkı, kahramanlarını insan gibi yazmasıydı. Onlar hata yapıyor, korkuyor, bazen başarısız oluyor ama yine de mücadele etmeye devam ediyorlardı. Böylece herkes bu süper kahramanların birinde kendini görebiliyordu. Tabi bu yaklaşım milyonlarca insanın Marvel evrenine bağlılığını güçlendirdi.
Bugün Stan Lee’nin bir zamanlar küçümsenen hayalleri milyarlarca dolarlık dev bir endüstriye dönüştü. Marvel Entertainment karakterleri sinema, dizi, oyun ve oyuncak sektöründe dünyanın en büyük markalarından biri haline geldi. Bir zamanlar kimsenin inanmadığı fikirler, bugün milyonlarca insanın hayatına dokunan küresel bir kültüre dönüştü. Stan Lee’nin hikâyesi, insanların kendi vizyonlarına güvenip vazgeçmediklerinde neleri başarabileceklerini gösteren, herkesin ilham alması gereken en sağlam örneklerden biridir."
👑 &Kirky
🔥 19 Up
18.05.26
Oidipus Kompleksi vs Elektra Kompleksi
"Oedipus kompleksi, Freud’a göre çocuğun 3–6 yaş arasında yaşadığı bir psikolojik durumdur. Erkek çocuklarının anneye olan aşırı sevgisi ve babayı rakip olara görme durumudur. Electra kompleksi, Carl Jung tarafından geliştirilmiş ve özellikle kız çocukları için kullanılan bir kavramdır. Kız çocuklarının anneyi rakip olarak görmesi ve babaya karşı duydukları aşırı sevgi & bağlılıktır.
Oedipus kaderinden kaçmak istedi fakat Yunan mitolojisi inanılmaz kaderci bir anlayışa sahiptir: Kaderinden asla kaçamazsın. Bu yüzden de kaderinden kaçtığını sanarken kaderin tam olarak kucağına düşer ve babasını öldürerek, annesi ile evlenir fakat biçare Oedipus aslında annesi ile evlendiğinin farkında değildir. Electra ise babası sadece Agamemnon’nun intikamını almak ister. Yüce savaşçı korkusuz Agamemnon yıllar süren savaş sonrası evine dönmüş ve bir suikaste kurban gitmiştir. Freud ve öğrencisi Jung anneye ve babaya aşırı düşkünlüğü anlatmak için mitolojide var olan bu iki önemli karakteri temel alır fakat ne Oedipus’da gerçekten Oedipus kompleks vardır ne de Electra'dan Elektra kompleks. Bu kompleksler yok demiyorum, sadece isimlerinin alındığı mitolojik karakterlerin hikayesine minicik değinmek istedim.
Bizim toplumumuzda en çok erkek çocuk ve anne ilişkisini hastalıklı buluyorum. Kaçıncı yüzyılda yaşarsak yaşayalım kadınlarımız hala çok baskıcı bir ortamda var olmaya çalışıyorlar. Erkekler her türlü daha özgür, kadınlar ise çoğunlukla ev işi ve çocuk yetiştirme telaşında. Eşinden yeteri kadar ilgi ve sevgi görmeyen kadınlar bu ilgi ve sevgiyi erkek evlatlarından görmek istiyorlar. Zaten çoğu ekonomik özgürlüğü olmadığı için, ne olursa olsun evliliğini sürdürmek zorunda kalıyor. Annesinin annesi olduğunu kabul edemeyen Oedipuslarımız ise evlendikleri zaman anne ve eş arasındaki ayrımı yapamıyor, denge kuramıyor, annesi ile sağlıklı bir ilişkisi olmadığı için eşiyle de sağlıklı bir ilişkisi olamıyor. Kıssadan hisse belli bir oran veremem fakat bu tarz konuların hala bu zamanda yüzde 5 bile olsa var olması, konuşuluyor ve yazılıyor olması çok tiksindirici ki oranın çok çok daha fazla olduğundan eminim."
👑 dramacreator
🔥 29 Up
16.05.26