📢 Kriterya'nın Android uygulaması yayında! 🥳 Dilerseniz Google Play Store'dan indirebilirsiniz. &Kirky İncele → ×
← Geri Dön

+Literature Queen

Teknik Otorite
4,162 KRİTİK PUANI
🔥 TRENDİST x11
Edebiyat sever bir küratör.

ÜYE PROFİLİ


Kayıt: 05.05.2026

⭐ Yıldızlı Kritikleri

Normal vs Yok artık!
"Be yourself; everyone else is already taken." Kendin ol; diğer herkes zaten kapılmış durumda. demiş Oscar Wilde. Kendin olmakta hiçbir sorun yok bence :) Fakat kendin gibi olmayanları garipsersen sıkıntı orada işte. Çünkü sen başkasın onlar başka. Bunu kabullenebildiğimiz zaman tamamen normalleşeceğiz sanırım fakat ben yaşarken bunu görür müyüz bilmiyorum. Sürekli kendimizden farklı veya daha iyi olanları yargılama, eleştirme, aşağılama, takdir etmeme, kıskanma, arkasından iş çevirme ve mobbing yapma durumlarını sergiliyoruz. Kendimizden farklıysa kendimize benzetme çabası, kendi fikirlerimizi, görüşlerimizi, yaşam tarzımızı dayatma zorbalığı yapıyoruz. Bizden daha iyiyse, ışığı ve enerjisi güzelse zaten yandı o insan. Etrafında mutlaka ayağını kaydırmak isteyen birileri olacaktır ama MUTLAKA bana güvenin. "Kendi ışığına güvenen, başkasının parlamasından rahatsızlık duymaz." demiş Victor Hugo. Bu sözüne gerçekten bayılırım. Etrafınız özgüvensiz, kıskanç ve korkunç insanlarla çevrili olacak zaman zaman. Umarım baş edebilirsiniz. Pollyanna olmak kendini kandırmak ve gerçekleri görmezden gelmekten başka bir şey değil çünkü.

Cümlelerimi çok sevdiğim diğer birkaç alıntı ile bitiyorum :)

Carl Gustav Jung: "The privilege of a lifetime is to become who you truly are." Bir ömür boyunca sahip olabileceğin en büyük ayrıcalık, gerçekten kim olduğunu bilmektir. Gerçek bir ayrıcalık hakikaten de, umarım kendisini bilenlerden, tanıyanlardan oluruz :)

Ralph Waldo Emerson: "To be yourself in a world that is constantly trying to make you something else is the greatest accomplishment." Sürekli seni başka biri yapmaya çalışan bir dünyada kendin kalabilmek en büyük başarıdır.

Henry David Thoreau: "If a man does not keep pace with his companions, perhaps it is because he hears a different drummer." Bir insan başkalarıyla aynı tempoda yürümüyorsa, belki de onların duymadığı başka bir davulun sesini duyuyordur.

E. E. Cummings: "To be nobody but yourself in a world which is doing its best... means to fight the hardest battle." Seni sürekli başkasına dönüştürmeye çalışan bir dünyada kendin kalmak, verilebilecek en zor savaştır.

Ve en sevdiklerimden biri ile yazımı sonlandırıyorum: "I'd rather be hated for who I am than loved for who I am not." 'Olmadığım biri olarak sevilmektense, olduğum biri olarak nefret edilmeyi tercih ederim.' - André Gide
Madame Bovary vs Anna Karenina
Yazılma sırasıyla Madame Bovary (1856), Anna Karenina (1878), Aşk-ı Memnu (1900). Benzer kadın hikayeleri ve sonları olan romanlar. 3 roman da 1850-1900 yılları arasında yayınlanmıştır. Haliyle hikayenin orijinali Madame Bovary’de. Diğerleri onu takip etmiş :)

Emma, Madame Bovary (1856) romanında eğitimli, geleneksel bir kadındır ve roman boyunca romantizmi deneyimlemeyi arzular. Hayatı boyunca romanlarda okuduğu ideal aşkı ve yaşamı arar. Bu nedenle, büyük romantik beklentilerle dul bir doktor olan Charles Bovary ile evlenir; çünkü zihninde Charles’ı prens eşine dönüştürür ve çiftliğin angaryasından onun Tostes’teki krallığına kaçar. Ancak bu hayal evlilik, onun mutsuzluğunun başlıca nedenlerinden biri hâline gelir. Başka bir deyişle, kusurlu evliliğinde kendisini kapana kısılmış hisseder. Bu yüzden umutsuzluğuna karşı mücadele etmek zorundadır. Böylece yasak meyveyi yemenin peşine düşer. Romanda Emma, kocasının ona sunduğu hiçbir şeyden asla tatmin olmayan, dik başlı ve şımarık bir kadın olarak sürekli tasvir edilir. Flaubert bunu bilinçli olarak yapıyor görünmektedir; çünkü okuyucunun Emma’yı sorunlu biri olarak görmesini ve buna inanmasını ister. Zira kocası ilgili, anlayışlı ve sevgi dolu görünürken, Emma her zaman geçici arzuların peşindedir.
Evlilik Emma’nın beklenti ve hayallerini karşılamayınca, hem ahlaki hem de maddi anlamda kocasını aldatmaya başlar. Ancak zina konusunda suçlanacak tek kişi Emma değildir; çünkü kocası da onun başka erkeklerle etkileşime girmesini teşvik eder. Charles’ın, karısını Rodolphe ile ata binmeye yönlendirdiği ve Léon ile Rouen’de ikinci gece kalmasına izin verdiği açıktır. Emma’nın romantizm ya da belki de macera arayışında olduğu tartışmasız görünmektedir; fakat erkekleri baştan çıkaran taraf o değildir. Tam tersine, ondan yararlanmak için etrafında dolaşan erkekler tarafından baştan çıkarılır.

Emma, kocasına saygı duymaz ya da onu sevmez; çünkü Charles, onun beklediği şekilde başarılı değildir ve bu durum Emma’da duygusal bir açlığa yol açar. Bu nedenle, zihnindeki ideal erkek figürlerine uygun, güçlü ve hayranlık uyandıran birini arayarak kendisini özel ve yüceltilmiş hissetmek ister. Emma yalnızca kocasını aldatmakla kalmaz, aynı zamanda onun haberi olmadan sürekli borç da alır. Evini gösterişli mobilyalarla döşemek, kıyafetlerini ve mücevherlerini değiştirmek konusunda büyük bir coşku duyar; çünkü hayatındaki eksik parçayı tamamlamaya çalışmaktadır. O bir kadındır ve bu durum onun kendisini yarım hissetmesi için oldukça makul bir nedendir. Kendini telafi etmek için bir erkek çocuk doğurmak ister; ancak bu arzusu da gerçekleşmez. Eğer bir erkek çocuk sahibi olursa, doğum sayesinde mükemmel, tamamlanmış ve özgür olabilecektir; bu nedenle bir kız çocuk doğurması da evliliğinin bir başka hayal kırıklığı olur.
Kısacası, Emma’nın kederi ve can sıkıntısı romanın sonuna kadar asla hafiflemez ve umutsuzluğu büyüdükçe giderek daha yıkıcı bir hâle gelir. Geleceğin ona neler getireceğini öngöremez ve yanlış kararları nedeniyle borçların içinde boğulur. Bu da onu yavaş yavaş kaçınılmaz sonuna sürükler. Onun eylemleri yalnızca kendi hayatını mahvetmekle kalmaz, aynı zamanda kızı ile kocası Charles üzerinde de yıkıcı etkiler bırakır.

Emma, her şeyin en iyisini hak ettiğini düşünür. Tutkulu bir şekilde sevmek ve sevilmek ister; bu yüzden evliliğin üzerinden bir süre geçtikten sonra hayatının rutinlerinden dolayı hayal kırıklığına uğrar. Emma, özgür olmasını engelleyen sınırlılıklarının farkına varır: Ne kadar çabalarsa çabalasın, maddi açıdan tek başına hayatta kalmaya asla yetmeyecek ve her zaman kocasına bağımlı olacaktır.
Sonunda Emma kendisini arsenikle zehirler; bu, intihar etmek için tuhaf bir seçimdir, çünkü en az bir hafta boyunca acı çeker. Kendi cezasını kendisi verir ve son ana kadar derin acılar içinde günahlarının bedelini öder. Kendi yaşamına son vermeyi seçerek, ataerkil toplumun üyelerinin onu yargılamasına ya da cezalandırmasına izin vermez. Ancak yine de bir bakıma kurbandır; çünkü ataerkil bir çevrede hayatta kalmayı başaramaz. Kendini öldürmek, sahip olduğu tek güçtür ve onu kullanır.

Anna Karenina romanı da karakterin trafında şekillenen umutsuz bir aşk üçgenini anlatır. Evli bir kadın olan Anna, varlıklı Kont Vronski ile tutkulu bir ilişkiye sürüklenir. Şaşırdık mı? Bence hayır :) Anna Karenina’nın Vronski ile yaşadığı ilişkinin giderek çıkmaza girmesi, tabii ki toplum tarafından dışlanması, oğlundan ayrı kalması ve geleceğe dair umudunu kaybetmesi sonucunda derin bir ruhsal bunalıma sürüklenir. Sonunda ise bir tren istasyonunda kendisini raylara atarak yaşamına son verir.

Emma da Anna da evliliklerinin beklentilerini karşılamadığını düşünür.
-Emma romantik hayallerinin yıkılmasıyla mutsuz olur.
-Anna ise sevginin ve duygusal yakınlığın eksikliğinden dolayı mutsuzdur.
-Erkeklerin sadakatsizliği çoğu zaman görmezden gelinirken kadınlarınki büyük bir günah olarak değerlendirilir.
Ursula K. Le Guin vs Margaret Atwood
Ursula K. Le Guin çoğunlukla spekülatif bilimkurgu kurgu yazarıdır. Eserleri hem ütopya, hem distopya, hem de bunların arasında kalan eleştirel ütopya (critical utopia) örnekleri içerir.

Eleştirel ütoptip kısa öyküsü "The Ones Who Walk Away from Omelas" (Omelas’ı Bırakıp Gidenler), acı ve mutluluk temalarını bir arada işler. Okuduğumda çok etkilenmiştim. İlk başta Omelas, herkesin son derece mutlu ve neşeli olduğu huzurlu ve sevinç dolu bir yer olarak tasvir edilir. Ancak öykü ilerledikçe okurlar, bu kusursuz ve mükemmel görünen yerde toplumun mutluluğu uğruna acı çeken bir çocuğun bulunduğunu öğrenirler. Bu çocuğun acı çekmekten başka bir seçeneği yoktur. Omelas'taki bu çocuk, aynı şekilde başkaları uğruna acı çeken Hz. İsa'yı andırır. Tıpkı İsa gibi başkalarının iyiliği için acı çekmek zorundadır. Ona bir hayvan gibi davranılır; kendisine hiçbir merhamet ya da şefkat gösterilmemelidir. Bununla birlikte, bence bu öyküde acı çeken yalnızca çocuk değildir. Bu durumu kabullenemeyen ve Omelas'tan ayrılmayı seçen insanlar da acı çekmektedir; çünkü sistemi değiştirecek hiçbir güçleri yoktur. Gerçekle yaşamayı zor bulan bu insanlar, pek çok kişinin bir parçası olmak isteyeceği bu hayal gibi yeri terk ederler. Omelas halkı çocuğun varlığını bilmektedir; ancak bunu gönüllü olarak görmezden gelmeyi seçer.
Öte yandan, çocuk toplum tarafından hiçbir haklı gerekçe olmaksızın seçilmiş bir günah keçisi (scapegoat) olarak da yorumlanabilir. Toplumun mutluluğunun bedeli olarak acı çekmektedir; fakat neden acı çektiğini kendisi bile bilmez. Kurtuluş ister, ancak kimse onun bu acınası durumunu umursamaz. Tıpkı bir günah keçisinin işlevi gibi, onun görevi yalnızca acı çekmektir. Diğer insanlar ise onun içinde bulunduğu koşulları önemsemeden refah, mutluluk ve neşe içinde yaşamlarını sürdürürler. Toplumun mutluluğu, masum bir çocuk için bir lanete dönüşmüştür.

“Hepsi, Omelas’ın tüm insanları, onun orada olduğunu biliyor. Bazıları görmeye geliyor, diğerleri orada olduğunu bilmekle yetiniyor. Orada olması gerektiğini biliyor hepsi. Bazıları nedenini anlıyor, bazıları anlamıyor; ama hepsi de farkındalar ki mutlulukları, kentlerinin güzelliği, dostluklarının sıcaklığı, çocuklarının sağlığı, âlimlerinin bilgeliği, zanaatkârlarının ustalığı, hatta hasatlarının bolluğu ve göklerinin berraklığı tümüyle bu çocuğun dayanılmaz sefaletine bağlı…”

[🎥 Video]
Kızıl Damga (The Scarlet Letter) vs Tess of the d'Urbervilles
Thomas Hardy tarafından yazılan Tess of the D’Urbervilles (1891) adlı roman, başkahraman köylü kızı Tess ile diğer iki karakter olan Angel Clare ve Alec D’Urberville arasındaki ilişkinin temelleri üzerine bir romandır. Tabii ki kötü olayların art arda gelmesi, Thomas Hardy'nin kaderci dünya görüşüyle de yakından ilişkilidir.

Tess’in kötü kaderi romanın başlangıcında babasının bir rahipten ataları hakkında gerçeği öğrenmesiyle başlar. Atlarının ölümünden sonra ise annesi zengin akrabalarının hala yaşadığını öğrenir. Bu yüzden gurur duyarlar çünkü kendilerinin de asil olduklarına inanırlar. Tess’in ailesi onun gidip bu aileyi ziyaret etmesi gerektiğine inanırlar ve bu doğrultuda böyle bir karar verirler. Tess ise saf, eğitimsiz, fakir bir köylü kızı ve ailesine karşı çıkamaz. At öldüğü için zor durumdadırlar ve bu yüzden ailesine yardım etmek ister. Tess onlarla tanışmak için Chaseborough’a gider. Orada sadece Alec D’urbervilles’le tanışır. Alec ona ‘kuzen’ diye hitap eder.

Alec, Tess’in masumiyetini kaybetmesinin sebebi olarak görülebilir. Çünkü o, yalnızca kendi cinsel arzuları uğruna Tess’in bedenini onun izni olmadan alır; zamanla bu arzularının aynı zamanda tutkuya dönüştüğü ve Tess’in bütün hayatını kontrolü altına almak istediği de görülür. Ona tecavüz ettikten sonra Tess’i özellikle kendi cinsel arzuları için kullanmaya devam eder ve bu durum Tess’in isyan etmesine neden olur. Bu isyan, onun Alec’i terk edip memleketine dönmesine zemin hazırlar. Elbette metres olarak yaşadığı bu hayat, doğup kısa süre sonra ölen bir bebeğin dünyaya gelmesi gibi bir sorunu da beraberinde getirir. Ayrıca Alec, Tess’in psikolojisinin bozulmasına ve hayatının zor zamanlarında sağlıklı kararlar verememesine neden olan kişidir. Tess’i evine dönmeye karar verdiğinde onunla birlikte yaşamaya ikna etmeye çalışmıştır.

Diğer karakter Angel ise bana göre ahlaki açıdan daha kötüdür. O gerçekten Tess’e âşık olur ve bana göre Tess’in hayatında çok daha önemli bir role sahiptir çünkü Tess’e hayatlarını mutlu bir şekilde şekillendirebilmeleri için gerçek umutlar veren kişi odur. Fakat her şey dışarıdan göründüğü gibi değildir. İnsanların iç dünyasına bakıldığında onlar hakkında beklenmedik gerçeklerle karşılaşılabilir ve Tess de Angel’ın gözünde bu beklenmedik duruma uyan kişidir. Tess ile evlenmeye karar verdiğinde de onun soyadını önemsememiş, yalnızca mutluluklarına ve geleceklerine değer vermiştir. Tess ve evlilik konusunda ailesiyle çatışır ve geçmişlerini birbirlerine itiraf etmelerini teklif eder.

Angel, sevdiği kadının geçmişini öğrendiğinde trajik bir karakter olarak görülebilir; fakat bu düşünceye katılmıyorum. Tess’i olduğu gibi kabul ettiği izlenimini ona vermiş, sonra ise fikrini değiştirmiştir. Bu arada toplumun rolü ve onun baskısı da bu çatışmada yer alır çünkü okura Angel’ın Tess’e duyduğu gerçek aşk gösterilse de, toplumun baskısı ve yaptırımları nedeniyle gerçeği kabul etmez. Dahası, asıl suçlunun Angel karakteri değil, bu karakteri oluşturan ve onu gerçek dünyanın içine atan toplum olduğu da iddia edilebilir. Bu düşünceyi onların itiraflarına bağladığımda, kadın ile erkek arasında çok büyük bir ayrıcalık görüyorum ve bana göre yazar Hardy, kadınların ve erkeklerin geçmişte işledikleri hata ve günahlar arasında ayrım yapılmasının ne kadar yanlış olduğunu göstermek istemiştir: Angel, Londra’da olgun bir kadınla yaşadığı ilişkiyi itiraf eder. Tess ise Alec tarafından tecavüze uğradığını, bir bebeğinin doğduğunu ve zamanla öldüğünü anlatır. Bu çatışma erkeklik anlayışı açısından incelendiğinde, Angel’ın verdiği karar desteklenebilir; fakat bir kadını ya da erkeği geçmişi ve günahları nedeniyle yargılama hakkını bir insana kim verir? İşte bu, Angel’ın toplumun baskısı altında kaldığının ve bunu ilke hâline getirdiğinin göstergesidir. “Sen benim yanımda olmayı hak etmiyorsun, onun yanında olmalısın.” şeklindeki tepkisi bize Tess hakkında ne hissettiğini gösterir; fakat gerçekte o hâlâ Tess’i sevmektedir, sadece toplumun kurallarına ve baskılarına karşı çıkacak cesarete sahip değildir. Bütün bu kötü olaylar Tess’i psikolojik olarak giderek daha fazla çöküntüye sürükler.

Angel Tess’i bıraktığı için romanın en kötü karakteri gibi gözükse de bana göre asıl en kötü karakter Alec’tir, çünkü Tess masumiyetini onun yüzünden kaybediyor. Mutlu olmak için birini buluyor fakat geçmişi buna engel oluyor. Angel ise onu gerçekten seviyor ve ailesine karşı çıkarak evleniyor onunla. Angel’da bu konuda melek değil tabiki ama o bir toplum insanı ve toplum kurallarıyla büyümüş. Tess’in yaşadığı şeyin aynısını kendisi de yapmış olmasına rağmen, ki bu Tess’in suçu değildi, toplumdaki bu ayrımdan dolayı ve toplum kurallarını reddemediği için affedemiyor onu. Bir diğer deyişle toplumu karşısına alacak kadar cesur değil. Tess boşanmayı önerdiğinde Angel bunun bir skandal olabileceği düşüncesiyle kabul etmiyor mesela. Alec ise topluma karşı yaşayan bir insan. İyi gibi gözüken fakat gizlice bildiğini okuyan biri. Alec her şeyi bilerek yapıyor, kasıtlı olarak zarar veriyor Tess’e, Angel ise toplum baskısı yüzünden böyle. Bir şekilde yeniden hayat kurmaya çalışan ve Angel’ı bekleyen Tess’in karşısına yine çıkıp onun hayatını berbat ediyor bir kez daha. O karşısına çıkmasaydı Tess beklemeye devam ediyor olacaktı, Tess onu öldürmeyecek ve Angel döndüğü zaman mutlu olacaklardı belki de.

Sonuç olarak, bu iki erkek karakterinde çok kötü olduğunu düşünüyorum. Elbirliğiyle Tess’in hayatını mahvettiler. Tabii mesele sadece bir kadının hayatının berbat olması değil. Toplum rolleri ve toplumun ikiyüzlülüğü bir kez daha ustaca işlenişi karşımıza çıkıyor.
Kızıl Damga (The Scarlet Letter) vs Tess of the d'Urbervilles
Nathaniel Hawthorne'un The Scarlet Letter (1850) adlı romanı, Amerikan kültürü ve edebiyatındaki Püriten kültürünü açıklamak için iyi bir örnektir. Roman aynı zamanda İngiltere'den göç eden Püritenleri ve onların son derece katı kurallara sahip olduklarını da anlatır. Romanın başkahramanı, 17. yüzyıl Yeni İngiltere'sindeki bir Püriten kasabasında zina ile suçlanan Hester Prynne'dir. Hester'ın gelişine kadar Yeni İngiltere, şimdiye dek hiçbir günaha maruz kalmamış, son derece kutsal bir yerdir. Hester, Rahip Arthur Dimmesdale ile zina işler ve hayatının geri kalanında göğsünde zinanın simgesi olan işlemeli A harfini taşımaya zorlanır; bunun sonucunda da gayrimeşru bir çocuk olan Pearl'ü dünyaya getirir. Ahlak dışı davranışının bir sonucu olarak bir süre hapis yatmak zorunda bile kalır. İlginç olan ise Hester'ın kaderini kabullenmesi ve buna karşı asla isyan etmemesidir. Pişman değildir, fakat aynı zamanda asi de değildir. Toplumun tüm baskılarına rağmen çocuğunun babasının kim olduğunu asla açıklamaz.

Hester, karakteri Püriten toplum için bir tehdit oluşturduğu için bazıları tarafından proto-feminist olarak kabul edilir. Kendi arzularının peşinden gider ve böylesine muhafazakâr ve dinî bir toplumda korkmadan ölümcül bir günah işler. Bu yüzden böylesine kapalı bir toplulukta hoş karşılanmaz. Onlar Tanrı'yı yüceltmek için yaşarlar, onu onurlandırmak için değil; ancak Hester, onların anlayışına göre saflıklarını bozan bir karakterdir. Hester Tanrı'ya başkaldırır ve Havva gibi yasak meyveyi yer ve Aden'den, yani Püritenlerin yaşadığı Amerika'nın vaat edilmiş topraklarından düşer.

Bence romandaki en ilgi çekici nokta, Rahip Dimmesdale günahını itiraf edip göğsündeki işareti halka göstermesine rağmen insanların bunu kabul etmek istememesidir. Onu görmek istedikleri şekilde görmeyi tercih ederler. Pek çok toplumda olduğu gibi, Püritenler de bir kadını işlediği günah yüzünden suçlamaya hazırdırlar; fakat aynı şeyi bir erkek için yapmazlar. Hatta öldüğünde, vicdan azabı onu içten içe kemirdiği hâlde, onu bir günahkâr olarak değil, İsa'yı temsil eden bir figür olarak kabul ederler. Böylece kadınlar Püriten toplumunun gelenekleri içinde sıkışıp kalırken, erkekler hayatlarının tadını çıkarmaya devam ederler. Bu romanı seviyorum çünkü gerçekten Püritenliğin bütün özelliklerini gözler önüne seriyor. Din ve ahlaka çok büyük önem veriyor gibi görünürler ve bu nedenle Hester zina işlediğinde buna uygun şekilde davranırlar. Bu, Püritenlerin asla hoşgörü gösterebileceği bir şey değildir ve kesinlikle cezalandırılmalıdır; Hester da günahı yüzünden pek çok zorlukla yüzleşmek zorunda kalır.
+ TÜMÜNÜ GÖR

Ziyaretçi Defteri

&Kirky 20.05.2026 21:19
Döktürmekle meşgul 😎
+Cimbomino 13.05.2026 19:52
I am so lucky to have you,dear. I will always be there for you to make you happy because l love u so much. 🥰
✍️ Profil Sahibinin Yanıtı
❤️