Thomas Hardy tarafından yazılan Tess of the D’Urbervilles (1891) adlı roman, başkahraman köylü kızı Tess ile diğer iki karakter olan Angel Clare ve Alec D’Urberville arasındaki ilişkinin temelleri üzerine bir romandır. Tabii ki kötü olayların art arda gelmesi, Thomas Hardy'nin kaderci dünya görüşüyle de yakından ilişkilidir.
Tess’in kötü kaderi romanın başlangıcında babasının bir rahipten ataları hakkında gerçeği öğrenmesiyle başlar. Atlarının ölümünden sonra ise annesi zengin akrabalarının hala yaşadığını öğrenir. Bu yüzden gurur duyarlar çünkü kendilerinin de asil olduklarına inanırlar. Tess’in ailesi onun gidip bu aileyi ziyaret etmesi gerektiğine inanırlar ve bu doğrultuda böyle bir karar verirler. Tess ise saf, eğitimsiz, fakir bir köylü kızı ve ailesine karşı çıkamaz. At öldüğü için zor durumdadırlar ve bu yüzden ailesine yardım etmek ister. Tess onlarla tanışmak için Chaseborough’a gider. Orada sadece Alec D’urbervilles’le tanışır. Alec ona ‘kuzen’ diye hitap eder.
Alec, Tess’in masumiyetini kaybetmesinin sebebi olarak görülebilir. Çünkü o, yalnızca kendi cinsel arzuları uğruna Tess’in bedenini onun izni olmadan alır; zamanla bu arzularının aynı zamanda tutkuya dönüştüğü ve Tess’in bütün hayatını kontrolü altına almak istediği de görülür. Ona tecavüz ettikten sonra Tess’i özellikle kendi cinsel arzuları için kullanmaya devam eder ve bu durum Tess’in isyan etmesine neden olur. Bu isyan, onun Alec’i terk edip memleketine dönmesine zemin hazırlar. Elbette metres olarak yaşadığı bu hayat, doğup kısa süre sonra ölen bir bebeğin dünyaya gelmesi gibi bir sorunu da beraberinde getirir. Ayrıca Alec, Tess’in psikolojisinin bozulmasına ve hayatının zor zamanlarında sağlıklı kararlar verememesine neden olan kişidir. Tess’i evine dönmeye karar verdiğinde onunla birlikte yaşamaya ikna etmeye çalışmıştır.
Diğer karakter Angel ise bana göre ahlaki açıdan daha kötüdür. O gerçekten Tess’e âşık olur ve bana göre Tess’in hayatında çok daha önemli bir role sahiptir çünkü Tess’e hayatlarını mutlu bir şekilde şekillendirebilmeleri için gerçek umutlar veren kişi odur. Fakat her şey dışarıdan göründüğü gibi değildir. İnsanların iç dünyasına bakıldığında onlar hakkında beklenmedik gerçeklerle karşılaşılabilir ve Tess de Angel’ın gözünde bu beklenmedik duruma uyan kişidir. Tess ile evlenmeye karar verdiğinde de onun soyadını önemsememiş, yalnızca mutluluklarına ve geleceklerine değer vermiştir. Tess ve evlilik konusunda ailesiyle çatışır ve geçmişlerini birbirlerine itiraf etmelerini teklif eder.
Angel, sevdiği kadının geçmişini öğrendiğinde trajik bir karakter olarak görülebilir; fakat bu düşünceye katılmıyorum. Tess’i olduğu gibi kabul ettiği izlenimini ona vermiş, sonra ise fikrini değiştirmiştir. Bu arada toplumun rolü ve onun baskısı da bu çatışmada yer alır çünkü okura Angel’ın Tess’e duyduğu gerçek aşk gösterilse de, toplumun baskısı ve yaptırımları nedeniyle gerçeği kabul etmez. Dahası, asıl suçlunun Angel karakteri değil, bu karakteri oluşturan ve onu gerçek dünyanın içine atan toplum olduğu da iddia edilebilir. Bu düşünceyi onların itiraflarına bağladığımda, kadın ile erkek arasında çok büyük bir ayrıcalık görüyorum ve bana göre yazar Hardy, kadınların ve erkeklerin geçmişte işledikleri hata ve günahlar arasında ayrım yapılmasının ne kadar yanlış olduğunu göstermek istemiştir: Angel, Londra’da olgun bir kadınla yaşadığı ilişkiyi itiraf eder. Tess ise Alec tarafından tecavüze uğradığını, bir bebeğinin doğduğunu ve zamanla öldüğünü anlatır. Bu çatışma erkeklik anlayışı açısından incelendiğinde, Angel’ın verdiği karar desteklenebilir; fakat bir kadını ya da erkeği geçmişi ve günahları nedeniyle yargılama hakkını bir insana kim verir? İşte bu, Angel’ın toplumun baskısı altında kaldığının ve bunu ilke hâline getirdiğinin göstergesidir. “Sen benim yanımda olmayı hak etmiyorsun, onun yanında olmalısın.” şeklindeki tepkisi bize Tess hakkında ne hissettiğini gösterir; fakat gerçekte o hâlâ Tess’i sevmektedir, sadece toplumun kurallarına ve baskılarına karşı çıkacak cesarete sahip değildir. Bütün bu kötü olaylar Tess’i psikolojik olarak giderek daha fazla çöküntüye sürükler.
Angel Tess’i bıraktığı için romanın en kötü karakteri gibi gözükse de bana göre asıl en kötü karakter Alec’tir, çünkü Tess masumiyetini onun yüzünden kaybediyor. Mutlu olmak için birini buluyor fakat geçmişi buna engel oluyor. Angel ise onu gerçekten seviyor ve ailesine karşı çıkarak evleniyor onunla. Angel’da bu konuda melek değil tabiki ama o bir toplum insanı ve toplum kurallarıyla büyümüş. Tess’in yaşadığı şeyin aynısını kendisi de yapmış olmasına rağmen, ki bu Tess’in suçu değildi, toplumdaki bu ayrımdan dolayı ve toplum kurallarını reddemediği için affedemiyor onu. Bir diğer deyişle toplumu karşısına alacak kadar cesur değil. Tess boşanmayı önerdiğinde Angel bunun bir skandal olabileceği düşüncesiyle kabul etmiyor mesela. Alec ise topluma karşı yaşayan bir insan. İyi gibi gözüken fakat gizlice bildiğini okuyan biri. Alec her şeyi bilerek yapıyor, kasıtlı olarak zarar veriyor Tess’e, Angel ise toplum baskısı yüzünden böyle. Bir şekilde yeniden hayat kurmaya çalışan ve Angel’ı bekleyen Tess’in karşısına yine çıkıp onun hayatını berbat ediyor bir kez daha. O karşısına çıkmasaydı Tess beklemeye devam ediyor olacaktı, Tess onu öldürmeyecek ve Angel döndüğü zaman mutlu olacaklardı belki de.
Sonuç olarak, bu iki erkek karakterinde çok kötü olduğunu düşünüyorum. Elbirliğiyle Tess’in hayatını mahvettiler. Tabii mesele sadece bir kadının hayatının berbat olması değil. Toplum rolleri ve toplumun ikiyüzlülüğü bir kez daha ustaca işlenişi karşımıza çıkıyor.
Nathaniel Hawthorne'un The Scarlet Letter (1850) adlı romanı, Amerikan kültürü ve edebiyatındaki Püriten kültürünü açıklamak için iyi bir örnektir. Roman aynı zamanda İngiltere'den göç eden Püritenleri ve onların son derece katı kurallara sahip olduklarını da anlatır. Romanın başkahramanı, 17. yüzyıl Yeni İngiltere'sindeki bir Püriten kasabasında zina ile suçlanan Hester Prynne'dir. Hester'ın gelişine kadar Yeni İngiltere, şimdiye dek hiçbir günaha maruz kalmamış, son derece kutsal bir yerdir. Hester, Rahip Arthur Dimmesdale ile zina işler ve hayatının geri kalanında göğsünde zinanın simgesi olan işlemeli A harfini taşımaya zorlanır; bunun sonucunda da gayrimeşru bir çocuk olan Pearl'ü dünyaya getirir. Ahlak dışı davranışının bir sonucu olarak bir süre hapis yatmak zorunda bile kalır. İlginç olan ise Hester'ın kaderini kabullenmesi ve buna karşı asla isyan etmemesidir. Pişman değildir, fakat aynı zamanda asi de değildir. Toplumun tüm baskılarına rağmen çocuğunun babasının kim olduğunu asla açıklamaz.
Hester, karakteri Püriten toplum için bir tehdit oluşturduğu için bazıları tarafından proto-feminist olarak kabul edilir. Kendi arzularının peşinden gider ve böylesine muhafazakâr ve dinî bir toplumda korkmadan ölümcül bir günah işler. Bu yüzden böylesine kapalı bir toplulukta hoş karşılanmaz. Onlar Tanrı'yı yüceltmek için yaşarlar, onu onurlandırmak için değil; ancak Hester, onların anlayışına göre saflıklarını bozan bir karakterdir. Hester Tanrı'ya başkaldırır ve Havva gibi yasak meyveyi yer ve Aden'den, yani Püritenlerin yaşadığı Amerika'nın vaat edilmiş topraklarından düşer.
Bence romandaki en ilgi çekici nokta, Rahip Dimmesdale günahını itiraf edip göğsündeki işareti halka göstermesine rağmen insanların bunu kabul etmek istememesidir. Onu görmek istedikleri şekilde görmeyi tercih ederler. Pek çok toplumda olduğu gibi, Püritenler de bir kadını işlediği günah yüzünden suçlamaya hazırdırlar; fakat aynı şeyi bir erkek için yapmazlar. Hatta öldüğünde, vicdan azabı onu içten içe kemirdiği hâlde, onu bir günahkâr olarak değil, İsa'yı temsil eden bir figür olarak kabul ederler. Böylece kadınlar Püriten toplumunun gelenekleri içinde sıkışıp kalırken, erkekler hayatlarının tadını çıkarmaya devam ederler. Bu romanı seviyorum çünkü gerçekten Püritenliğin bütün özelliklerini gözler önüne seriyor. Din ve ahlaka çok büyük önem veriyor gibi görünürler ve bu nedenle Hester zina işlediğinde buna uygun şekilde davranırlar. Bu, Püritenlerin asla hoşgörü gösterebileceği bir şey değildir ve kesinlikle cezalandırılmalıdır; Hester da günahı yüzünden pek çok zorlukla yüzleşmek zorunda kalır.
Kızıl Damga (1995) filmi başrollerinde Demi Moore ve Gary Oldman oynuyor. Gary Oldman'i özellikle Leon'daki rolüyle biliyor olabilirsiniz. Oradaki takıntılı manyak polisti kendisi.
Tess of the d'Urbervilles (1998) Justine Waddell (Tess), Jason Flemyng (Alec) ve Oliver Milburn (Angel) başrollerini paylaştığı bir film. 1979 yapımı başka bir film de mevcut.
Klasikleri okumayı seviyorsanız bu iki filmi de seversiniz diye düşünüyorum. Zira eski çekilen filmler romanlarla neredeyse birebir aynı.
İki romanı da duymuş olabilirsiniz tabii ki o yüzden eksik olan İLK kelimesini ekleyeyim son soru için. Hangisini bir diğerinden daha önce okudunuz? ikisini birden okumadıysanız hangisi daha çok ilginizi çekti olarak da cevaplayabilirsiniz. Anlayışınız için teşekkürler :)
Tess’in kötü kaderi romanın başlangıcında babasının bir rahipten ataları hakkında gerçeği öğrenmesiyle başlar. Atlarının ölümünden sonra ise annesi zengin akrabalarının hala yaşadığını öğrenir. Bu yüzden gurur duyarlar çünkü kendilerinin de asil olduklarına inanırlar. Tess’in ailesi onun gidip bu aileyi ziyaret etmesi gerektiğine inanırlar ve bu doğrultuda böyle bir karar verirler. Tess ise saf, eğitimsiz, fakir bir köylü kızı ve ailesine karşı çıkamaz. At öldüğü için zor durumdadırlar ve bu yüzden ailesine yardım etmek ister. Tess onlarla tanışmak için Chaseborough’a gider. Orada sadece Alec D’urbervilles’le tanışır. Alec ona ‘kuzen’ diye hitap eder.
Alec, Tess’in masumiyetini kaybetmesinin sebebi olarak görülebilir. Çünkü o, yalnızca kendi cinsel arzuları uğruna Tess’in bedenini onun izni olmadan alır; zamanla bu arzularının aynı zamanda tutkuya dönüştüğü ve Tess’in bütün hayatını kontrolü altına almak istediği de görülür. Ona tecavüz ettikten sonra Tess’i özellikle kendi cinsel arzuları için kullanmaya devam eder ve bu durum Tess’in isyan etmesine neden olur. Bu isyan, onun Alec’i terk edip memleketine dönmesine zemin hazırlar. Elbette metres olarak yaşadığı bu hayat, doğup kısa süre sonra ölen bir bebeğin dünyaya gelmesi gibi bir sorunu da beraberinde getirir. Ayrıca Alec, Tess’in psikolojisinin bozulmasına ve hayatının zor zamanlarında sağlıklı kararlar verememesine neden olan kişidir. Tess’i evine dönmeye karar verdiğinde onunla birlikte yaşamaya ikna etmeye çalışmıştır.
Diğer karakter Angel ise bana göre ahlaki açıdan daha kötüdür. O gerçekten Tess’e âşık olur ve bana göre Tess’in hayatında çok daha önemli bir role sahiptir çünkü Tess’e hayatlarını mutlu bir şekilde şekillendirebilmeleri için gerçek umutlar veren kişi odur. Fakat her şey dışarıdan göründüğü gibi değildir. İnsanların iç dünyasına bakıldığında onlar hakkında beklenmedik gerçeklerle karşılaşılabilir ve Tess de Angel’ın gözünde bu beklenmedik duruma uyan kişidir. Tess ile evlenmeye karar verdiğinde de onun soyadını önemsememiş, yalnızca mutluluklarına ve geleceklerine değer vermiştir. Tess ve evlilik konusunda ailesiyle çatışır ve geçmişlerini birbirlerine itiraf etmelerini teklif eder.
Angel, sevdiği kadının geçmişini öğrendiğinde trajik bir karakter olarak görülebilir; fakat bu düşünceye katılmıyorum. Tess’i olduğu gibi kabul ettiği izlenimini ona vermiş, sonra ise fikrini değiştirmiştir. Bu arada toplumun rolü ve onun baskısı da bu çatışmada yer alır çünkü okura Angel’ın Tess’e duyduğu gerçek aşk gösterilse de, toplumun baskısı ve yaptırımları nedeniyle gerçeği kabul etmez. Dahası, asıl suçlunun Angel karakteri değil, bu karakteri oluşturan ve onu gerçek dünyanın içine atan toplum olduğu da iddia edilebilir. Bu düşünceyi onların itiraflarına bağladığımda, kadın ile erkek arasında çok büyük bir ayrıcalık görüyorum ve bana göre yazar Hardy, kadınların ve erkeklerin geçmişte işledikleri hata ve günahlar arasında ayrım yapılmasının ne kadar yanlış olduğunu göstermek istemiştir: Angel, Londra’da olgun bir kadınla yaşadığı ilişkiyi itiraf eder. Tess ise Alec tarafından tecavüze uğradığını, bir bebeğinin doğduğunu ve zamanla öldüğünü anlatır. Bu çatışma erkeklik anlayışı açısından incelendiğinde, Angel’ın verdiği karar desteklenebilir; fakat bir kadını ya da erkeği geçmişi ve günahları nedeniyle yargılama hakkını bir insana kim verir? İşte bu, Angel’ın toplumun baskısı altında kaldığının ve bunu ilke hâline getirdiğinin göstergesidir. “Sen benim yanımda olmayı hak etmiyorsun, onun yanında olmalısın.” şeklindeki tepkisi bize Tess hakkında ne hissettiğini gösterir; fakat gerçekte o hâlâ Tess’i sevmektedir, sadece toplumun kurallarına ve baskılarına karşı çıkacak cesarete sahip değildir. Bütün bu kötü olaylar Tess’i psikolojik olarak giderek daha fazla çöküntüye sürükler.
Angel Tess’i bıraktığı için romanın en kötü karakteri gibi gözükse de bana göre asıl en kötü karakter Alec’tir, çünkü Tess masumiyetini onun yüzünden kaybediyor. Mutlu olmak için birini buluyor fakat geçmişi buna engel oluyor. Angel ise onu gerçekten seviyor ve ailesine karşı çıkarak evleniyor onunla. Angel’da bu konuda melek değil tabiki ama o bir toplum insanı ve toplum kurallarıyla büyümüş. Tess’in yaşadığı şeyin aynısını kendisi de yapmış olmasına rağmen, ki bu Tess’in suçu değildi, toplumdaki bu ayrımdan dolayı ve toplum kurallarını reddemediği için affedemiyor onu. Bir diğer deyişle toplumu karşısına alacak kadar cesur değil. Tess boşanmayı önerdiğinde Angel bunun bir skandal olabileceği düşüncesiyle kabul etmiyor mesela. Alec ise topluma karşı yaşayan bir insan. İyi gibi gözüken fakat gizlice bildiğini okuyan biri. Alec her şeyi bilerek yapıyor, kasıtlı olarak zarar veriyor Tess’e, Angel ise toplum baskısı yüzünden böyle. Bir şekilde yeniden hayat kurmaya çalışan ve Angel’ı bekleyen Tess’in karşısına yine çıkıp onun hayatını berbat ediyor bir kez daha. O karşısına çıkmasaydı Tess beklemeye devam ediyor olacaktı, Tess onu öldürmeyecek ve Angel döndüğü zaman mutlu olacaklardı belki de.
Sonuç olarak, bu iki erkek karakterinde çok kötü olduğunu düşünüyorum. Elbirliğiyle Tess’in hayatını mahvettiler. Tabii mesele sadece bir kadının hayatının berbat olması değil. Toplum rolleri ve toplumun ikiyüzlülüğü bir kez daha ustaca işlenişi karşımıza çıkıyor.
Hester, karakteri Püriten toplum için bir tehdit oluşturduğu için bazıları tarafından proto-feminist olarak kabul edilir. Kendi arzularının peşinden gider ve böylesine muhafazakâr ve dinî bir toplumda korkmadan ölümcül bir günah işler. Bu yüzden böylesine kapalı bir toplulukta hoş karşılanmaz. Onlar Tanrı'yı yüceltmek için yaşarlar, onu onurlandırmak için değil; ancak Hester, onların anlayışına göre saflıklarını bozan bir karakterdir. Hester Tanrı'ya başkaldırır ve Havva gibi yasak meyveyi yer ve Aden'den, yani Püritenlerin yaşadığı Amerika'nın vaat edilmiş topraklarından düşer.
Bence romandaki en ilgi çekici nokta, Rahip Dimmesdale günahını itiraf edip göğsündeki işareti halka göstermesine rağmen insanların bunu kabul etmek istememesidir. Onu görmek istedikleri şekilde görmeyi tercih ederler. Pek çok toplumda olduğu gibi, Püritenler de bir kadını işlediği günah yüzünden suçlamaya hazırdırlar; fakat aynı şeyi bir erkek için yapmazlar. Hatta öldüğünde, vicdan azabı onu içten içe kemirdiği hâlde, onu bir günahkâr olarak değil, İsa'yı temsil eden bir figür olarak kabul ederler. Böylece kadınlar Püriten toplumunun gelenekleri içinde sıkışıp kalırken, erkekler hayatlarının tadını çıkarmaya devam ederler. Bu romanı seviyorum çünkü gerçekten Püritenliğin bütün özelliklerini gözler önüne seriyor. Din ve ahlaka çok büyük önem veriyor gibi görünürler ve bu nedenle Hester zina işlediğinde buna uygun şekilde davranırlar. Bu, Püritenlerin asla hoşgörü gösterebileceği bir şey değildir ve kesinlikle cezalandırılmalıdır; Hester da günahı yüzünden pek çok zorlukla yüzleşmek zorunda kalır.
Kızıl Damga (1995) filmi başrollerinde Demi Moore ve Gary Oldman oynuyor. Gary Oldman'i özellikle Leon'daki rolüyle biliyor olabilirsiniz. Oradaki takıntılı manyak polisti kendisi.
Tess of the d'Urbervilles (1998) Justine Waddell (Tess), Jason Flemyng (Alec) ve Oliver Milburn (Angel) başrollerini paylaştığı bir film. 1979 yapımı başka bir film de mevcut.
Klasikleri okumayı seviyorsanız bu iki filmi de seversiniz diye düşünüyorum. Zira eski çekilen filmler romanlarla neredeyse birebir aynı.