← Geri Dön

Er35

Kıdemli Eleştirmen
665 KRİTİK PUANI
Ersinİzmir

ÜYE PROFİLİ


Kayıt: 12.05.2026

⭐ Yıldızlı Kritikleri

Behlül vs Bihter
Bihter'in psikolojisini anlamak çok zor değil aslında. Annesinin ihaneti sonucu çok sevdiği babasını kaybetti. Bunun üzerine annesinden daha da nefret etti ve babasını daha çok özler bir hale geldi. Sık sık babasının mezarına giderek özlemini hafifletmeye çalışırken, Adnan Bey ile tanıştı. O da çok sevdiği karısını özlüyordu. Kendisine benziyordu. Kendisinden yaşça büyük olduğu için de adeta bir baba figürüydü onun için. İnsan çok sevdiği birini kaybedince onun yokluğunu onun gibi birisiyle doldurmak ister bilinçsizce. Annesinin Adnan Bey'de gözü olduğunu öğrenince Adnan Bey'in evlenme teklifini gözü kapalı kabul etti. Hem annesinden intikam alacak hem de kendisini adeta babası gibi sevecek biriyle evlenip mutlu olacaktı. Beni çok sev diyordu Adnan'a. Hep sevgi bekliyordu. Ama olmadı. Adnan Bey, çalışanlarını Bihter'e tercih edince Bihter içindeki tüm sevgisini bebeğiyle birlikte yok etti. Sevgi istiyordu Bihter. Bu sefer de kendisine ilgi gösteren Behlül'e aşık oldu ama Behlül de onun aşkına layık olamadı. Sevgisizlikten iyice deliren Bihter'i asıl vuran şey bence ablası Peyker'in yurtdışına temelli gitmesi oldu. Gitmemesi için bir yalvarmadığı kaldı ama Peyker onun yalnız olmadığını, kocasıyla mutlu olması gerektiğini söylemişti. Ama Adnan, Bihter'den gideli çok olmuştu. Final sahnesinde ise Adnan'ın Bihter'e değil de Behlül'e "Sen benim oğlumdun." diyerek daha çok üzüldüğünü göstermesiyle Bihter daha fazla bu sevgisizliğe dayanamayıp intihar etti. Bihter'in unutamadığım bir repliğini paylaşmak isterim. "İnsanların hayatında zorla var olamam ki." İşte bu söz her şeyin özeti aslında.
Jacob's Ladder vs Stay
AĞIR SPOILER! İki filmin ortak noktası, ölümle yaşam arasında gidip gelen insanlardır. Birisi savaşta ağır yaralanmış, diğeri de trafik kazası sonucu ölümle pençeleşmiştir. Ölmeden önce görülen tüm sanrılar, hayaller, pişmanlıklar ve daha niceleri bu iki filmde net bir şekilde anlatılmaktadır. Hangi olayların gerçekte, hangilerinin hayalde var oldukları filmlerin sonunda ortaya çıkmaktadır. JACOB'S LADDER: Film, Vietnam savaşında geçer. Bu savaşta askerlere doping olması için uyuşturucu bir madde verilir. Bu madde yan etki gösterir ve askerler bilinçsizce birbirlerini öldürmeye başlar. İşte böyle bir anda baş karakterimiz Jacob Singer, ağır yaralanır ve hastaneye sedyeyle taşınır. Bu esnada Jacob, hayal dünyasında bir taraftan cehennemi yaşar bir taraftan da cenneti. Cehennemi yaşarken kötü kabuslar, sanrılar ve iblislerle karşılaşır. Cenneti yaşarken de hayalinde oğlu Gabe'i görür. Askere gitmeden önce oğlu bisiklet kazasında hayatını kaybeder ve Jacob, oğlunu ihmal ettiğini düşünerek onun ölümünden kendini sorumlu tutar. Jacob, ölmeden önce merdivenin önünde oğlunu görünce onun tarafından affedildiğini anlar ve birlikte el ele tutuşarak merdivenden çıkarlar. Son sahnede, hastanede sedyenin üstünde cansız bir şekilde yatan Jacob görünür. Doktor, onun yaşamak için çok direndiğini ama başaramadığını dile getirir. Jacob'ın hayal dünyasını seyrederken, birden gerçek hayata dönüş ve sedye sahnesi ortaya çıkınca tüylerim diken diken olmuştu. Ölmek üzere olan bir insanın hayal dünyasında gezindiğimi anlayınca bu film unutulmazlarım arasına girdi. STAY: Stay bir kalma, gidememe hikayesidir. Henry Lethem; 21 yaşında, geleceği parlak, umut vadeden bir resim bölümü öğrencisidir. Nişanlıdır ve anne babasıyla çok mutludur ta ki tekerleğin patlaması sonucu bir trafik kazası yapıp tüm sevdiklerini kaybedene dek. Filmin sonunda onu kurtarmaya çalışan doktor Sam Foster'ı görürüz ve ''Benimle kal!'' der sürekli onun ölmemesi için. Film boyunca Henry'nin ölmek üzereyken gördüğü tüm hayalleri, pişmanlıkları, suçluluk hissini, kaza esnası ve sonrasında yaşananları izleriz. Yönetmen, bu olayları o kadar mükemmel bir görsel şölenle izletir ki bize kendimizden geçeriz. Henry, resim bölümü öğrencisi olduğu için gördüğü hayaller de adeta bir sanat eseridir. Henry, hayalinde 21 yaşında intiharı düşünen bir gençtir çünkü sevdikleri onun yüzünden ölmüştür ve bu yüzden psikiyatrist Sam Foster tarafından tedavi edilmektedir. Sam, Henry'i intihar düşüncesinden vazgeçirmek için çok uğraşır ama bir türlü ikna edemez ve Henry: ''Artık çok geç. Beni kurtarmaya çalıştın ama geç kaldın.''diyerek intihar eder. Bu sahneden sonra da final sahnesi gelir ve gerçekte neler yaşandığını öğreniriz. İçim acır Henry'e çünkü o, hem gitmek istemiyor hem de büyük bir suçluluk duyuyor. O giderken ardından sözlerim düğümleniyor:'' Gitmek için çok erkense, please stay...''
Esaretin Bedeli vs Yeşil Yol
İkisi de Stephen King'in eseri, ikisi de mekan olarak hapishanede geçiyor, ikisinin baş karakteri masum olmasına rağmen hapse mahkum edilmiştir. Bunlar ortak yönleriydi. Esaretin Bedeli'nde azmin ve umudun neticesinde film mükemmel bir sonla biterken, Yeşil Yol'da ise durum tam tersidir. Bunun nedeni bu film gerçek bir olaydan esinlenmiştir. SPOİLER! 1944 yılında Amerika'da yaşayan George Stinney, 14 yaşında zenci bir çocuktur ve biri 11 diğeri 8 yaşında olan iki kız çocuğunu öldürmekten idama mahkum edilmiştir. Böyle bir cinayet imkansız olmasına rağmen jüri 12 dakika içinde George Stinney'i suçlu bulmuştur. Aynı, filmdeki John Coffey gibi elektrikli sandalyede idam edilmiştir. John Coffey, iri cüssesine rağmen göğüs kafesinde bir çocuk kalbi taşıyordu. İnsanların acımasızlıklarından, merhametsizliklerinden ve vicdansızlıklarından yorgundu. İdamına hiç ses çıkarmadı. Masum olduğunu bilenler arkasından ağlayarak, yas tutarak gönderdiler onu elektrikli sandalyeye. "Benden nefret eden çok insan var." demişti John Coffey. Gardiyanlar ise onu sevdiklerini ve onun masum olduğunu dile getirmişti. Bu sözler adeta George Stinney için söylenmiş ve o gözyaşları onun için dökülmüştü. 2014 yılında George Stinney'nin kız kardeşleri mahkemeye başvurmuş , George'un masumiyetini kanıtlamış ve onun için beraat kararı aldırmışlardır. Amerika gibi sözde medeni bir ülkede adalet tam 70 yıl sonra tecelli etmiştir. İki kız çocuğunu öldüren veya öldürenlerin kim olduğu hala bilinmemektedir. George Stinney'i ve onu iri cüssesiyle temsil eden ''John Coffey'' rolündeki Michael Clarke Duncan'ı saygıyla anıyorum. Ruhları şad olsun.
Kaygı Bozukluğu (Anksiyete) vs Panik Atak
Panik atak, anlatılmaz yaşanır derler ya öyle bir psikolojik rahatsızlık. Görünürde hiçbir sebep yokken yakalar insanı. Kalp hastalıklarıyla çok karıştırılır çünkü kalbine o kadar çok bıçak saplanır ki kalp krizi geçiriyor sanırsın. Halbuki kalbin sağlamdır ama ruhun o esnada kriz geçirmiştir. Tam bir teşhis konmamış birçok insan, atak geçirdiğini bile anlamaz. Ekg ve eko çektirmek için düşer yollara. Halbuki gitmesi gereken yer iyi bir psikiyatristtir. İlaç tedavisiyle geçer derler doğrudur ama ruhun tamamen iyileşmesi çok zaman alır çünkü küçüklükte yaşadığın kötü anılar gün gelir hiç ummadığın yerde ve zamanda karşına çıkar. Seni kıskavrak yakalayıp boğar. Kimse anlamaz ne olduğunu hatta kendin bile anlayamazsın. Bilinçdışımıza attğımız her şey ve zamanında çözülememiş tüm sorunlar buna neden oluyor diyebiliriz. Psikiyatristlerin "küçüklüğünüze dönelim" tezi en çok bundan dolayıdır çünkü çocuk, somut dönemdeyken kendisiyle baş başadır. Her şeyin iyi yönde de kötü yönde de sorumlusu kendisidir. Anlamlandıramadığı her durumu kendine yöneltir. "Benim sayemde oldu." ya da "Her şey benim suçum." gibi. Halbuki ne onun sayesinde olmuştur ne de onun suçudur. Olaylar bambaşkadır. Siz siz olun çocuklarınıza iyi bir çocukluk yaşatın. İçinde çözülememiş hiçbir sıkıntısı kalmasın. Elbette ki toz pembe olamaz hayat ama en azından onlara yansıtmayın. "Çocuklar Duymasın" dizisindeki mutfak yöntemi çok iyi bir örnektir. Onu uygulayabilirsiniz. Kaygı bozukluğu (Anksiyete): Hayatımızda sonradan gelişen ve o andaki ruh halimizi kısa vadede olumsuz etkileyen bir psikolojik rahatsızlıktır. Bizi sıkan ve boğan olayların üstesinden gelemediğimizde o anda potansiyelimizi kullanamama, kaygı seviyemizin aşırı yükselmesiyle mide bulantısı, çarpıntı, şiddetli baş ağrısı ve baş dönmesi gibi belirtileri vardır. Kaygı çok yoğunsa bileklerde karıncalanma ve his kaybı bile yaşanabilir. Kişi sakinleşip kendine geldiğinde yani kaygısı azaldığında eski haline kısa sürede döner. Sınav kaygısı, kötü bir haberin aniden verilmesi, bir kavgaya şahit olma gibi durumlarda ortaya çıkabilir. Her seferinde daha yoğun kaygı yaşanmasına neden olacak ortamlardan kişinin uzaklaşması gerekir. Aksi takdirde küçük bir olay bile artık çok büyük bir kaygıya neden olabilir, kişinin hastalığı gittikçe ilerleyebilir ve kişi kaygısını hiçbir şekilde kontrol edemez hale gelebilir.
Kelebeğin Rüyası vs Parlak Yıldız (Bright Star)
Kelebeğin Rüyası, birçoğumuzun ismini daha önce duymadığımız iki şairin hayat hikayesini anlatan etkileyici bir filmdir. II. Dünya Savaşı yıllarında Zonguldak'ta yaşayan Şükrü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu, şiirlerinin dergilerde yayınlanma hayalleri kuran iki genç şairdir. Ne yazık ki ikisi de veremlidir ve bu hastalık yüzünden zor günler geçirmektedir. Şükrü Onur 22 yaşında ve Muzaffer Tayyip Uslu 24 yaşında hayatını kaybetmiştir. Bu film olmasaydı bu iki şairi tanıma fırsatım olmayacaktı. Parlak Yıldız (Bright Star) ise İngiliz Edebiyatı'nın önemli şairlerinden John Keats'in hayat hikayesini anlatmaktadır. Komşusu Fanny Brawne ile yaşadığı aşkı şiirlerine döken Keats, "Parlak Yıldız" isimli şiiriyle adından daha sonraki yıllarda oldukça söz ettirmiştir. Keats, 25 yaşında veremden hayatını kaybettikten sonra Fanny Brawne hiç evlenmemiş ve sevgilisinin hatırasıyla hayatına devam etmiştir. Keats, erken yaşta vefat etmesine rağmen, birçok eser bırakmış ve değeri öldükten sonra anlaşılan şairler arasına katılmıştır.
+ TÜMÜNÜ GÖR

Ziyaretçi Defteri

KAPAT