90'lar vs 2000'ler
90lardaki sinema ve filmleri, müzikleri, çizgi filmlerini, arkadaşlarımla sokakta oynadığımız oyunları, bilgisayar oyunlarını, kaliteli yarışma programlarını ve insanların daha samimi duygularını çok arıyorum. 2000lerde cep telefonunun ve internetin hayatımıza girmesiyle- ki mükemmel buluşlar- insan ilişkilerinin o sıcaklığını yitirdiğini düşünüyorum. Çok hızlı tüketir olduk her şeyi ama en kötüsü de duygularımızı. Her şeye artık çok kolay erişir olduk ki yemeğimiz bile ayağımıza geliyor ve bu bizi daha çok tembelleştiriyor. Ben hala saatlerce pişen o anne yemeklerini yiyorum. Yemek geciktikçe daha çok acıkıyor ve eve sinen kokusuyla onu daha iştahla yiyorum. Sevdiğimiz bir film ve şarkı sadece bir tık uzağımızda. 90larda tv.de görünce çok sevinir ve heyecanlanırdım. Şimdi çok kolay erişince heyecanı kaçıyor sanırım. Evet, nostaljiyi çok seviyorum belki de şu anki teknolojiye o yüzden çok alışamıyorum. Faydaları elbette ki çok ama bizden alıp götürdüklerinde yok yok.
Sinema 🎬 vs Tiyatro 🎭
Tiyatro oyunu deyince aklıma W.Shakespeare'den başkası gelmiyor açıkçası, onu tek geçiyorum. Tüm oyunları ayrı bir şahane. Ama Hamlet, Macbeth ve Othello'yu farklı bir yere koyuyorum. Sinema ve tiyatro karşılaştırmasında kesinlikle tiyatroyu tercih ederim. Oyuncuların canlı performansı, en etkileyici film sahnesinden bile beni daha çok cezbeder.
Sinema deyince yönetmenlerden başlarsam beyin yakan filmleri sevdiğim için David Lynch'in ve Christopher Nolan'ın her filmi diyebilirim. Tim Burton'ın da karanlık ve gothic tarzına bayılıyorum.
Oyunculara gelirsek Johnny Depp ve Leonardo Di Caprio'nun izlemediğim filmi yok. Sadece dış görüntüleri için değil, oyunculukları beni her seferinde şaşırtmaya devam ettiği için. Leonardo, Oscar'ı kucaklamayı zor da olsa başardı. Hatta bunun için kampanya bile düzenlendi diye hatırlıyorum. Bir kampanya da kesinlikle Johnny için düzenlenmeli. O kadar rolden role girdi ki Oscar'ı çoktan almalıydı bence.
Oh Be! Dünya Varmış vs Öyle Bir Dünya Yok
Bazen o kadar kötü haberler duyuyoruz ki içimiz parçalanıyor. Özellikle dünya genelinde yaşanan savaşlarda ölen ya da yaralanan çocukları görünce tarifsiz acılar hissediyorum. O zaman bu savaşları başlatanlardan daha çok nefret ediyorum. Onların bir an bile nefes almasını istemiyorum. Başkalarının yaşam hakkını elinden almaya çalışanlar umarım tez zamanda kendileri de aynı durumla karşı karşıya kalırlar diyeceğim ama öyle bir dünya yok.
Herkesin huzurla yaşaması da mümkün değil. Çünkü çevremizde o kadar çok hırslı, entrikacı ve kıskanç insan var ki bir şekilde hayatı bu huylarıyla hem kendilerine hem de çevrelerindekilere zehir etmeyi başarıyor. Ne var sanki kavgasız gürültüsüz, dertsiz tasasız yaşamaya çalışsak. Ama olmaz, bazı insanlar resmen kaostan besleniyor. Kendi iç çatışmalarını ve huzursuzluklarını dışarı atıp başkalarını da germek zorunda. Tamamen huzurla dolu öyle bir dünya yok.
Hastalıklar keşke hiç olmasa. Kimse bir gıdım şifa için hastane kapılarında sürünmese. Saatlerce doktorun ağzından ne çıkacak diye beklemese. Kimse hastalıktan çırpına çırpına ölmese. Herkes huzurla ve mutlulukla bu dünyadan göç etse. Ama öyle bir dünya yok.
Hayallerim o kadar çok sularda boğuldu ki artık hayal kurmaya bile korkuyorum onlar da boğulur diye. Gerek yok boğulmaya ve ümit etmeye. Beklentiler ve hayaller çok yoruyor. Bıraktım artık oluruna. Ne gelecekse hayırla gelsin, hayırsızı hiç gelmesin. Hayallerim hayal olarak kaldığı için onların gerçekleşeceği bir dünya da yok. Varsın olmasın. Bazı hayaller gerçekleşmese de gerçeklerden daha güzel bir şekilde hafızada canlı olarak kalır ve insan yaşadıkça onlar da var olmaya devam eder. O zaman anlar ki insan bazı hayaller hayal olarak kaldıkça daha da güzelleşir.
Karnım doyuyor, çok şükür aç değilim. Çok şükür çoğu zaman yüzüm de gülüyor. Bir şekilde insan gülecek bir şey buluyor. Zaten buna ihtiyaç da duyuyor. Elim ayağım tutuyor, sağlığım da maşallah yerinde. Bu, en büyük hazine. Hayattan çoğu zaman keyif de alıyorum. Hayat her şeye rağmen yaşanmaya değiyor. Tüm olumsuzluklara rağmen rahatça nefes alabiliyorum ya oh be! Dünya varmış.
Bir Teselli Ver vs Teselliye Gerek Yok
Hayatta üzüldüğümüz çok şey var ama bu üzüntülerin ne kadarını sevdiklerimizle paylaşıyoruz? Bazı insanlar o kadar çok içinde yaşar ki acılarını fark etmeyiz bile hayatında neler olduğunu. Kendi kabuğuna çekilir ve belki de yastıklara sarılıp ağlar kendi başına. Ertesi gün de gelir ve sanki hiç üzülmemiş gibi hayatına devam eder kaldığı yerden. Bazı insanlar da mutlaka biriyle ya da birileriyle paylaşmak ister yaşadıklarını. İçinden atıp rahatlamak ister zehrini. Ben içimde yaşamayı daha çok tercih ediyorum galiba. Kimseyi üzmemek ve kendi acılarımla sıkmamak istiyorum sanırım. Sarılıp ağladığım sayılı insan vardır hayatımda. Diğer insanlar pek bilmez neler yaşadığımı. Anca hayati ya da önlenmesi gereken bir durum varsa paylaşırım çoğu zaman. Oradaki düşüncem de neden böyle önemli bir konuyu bana anlatmadın diye fırça yememek için. Çünkü cidden anlatmaya bile mecalim olmuyor çoğu zaman. Bazıları da ne kadar mutlu hayatın var, bak ben neler yaşıyorum deyince başlıyorum anlatmaya. O zaman karşı taraf anlıyor hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını. Teselli hiçbir zaman istemedim kimseden, zaten hiçbir teselli gerçeği değiştirmeye yetmiyor. Sadece yazıyorum bu aralar hem de çok. Nasılsa kimse okumayacak ve ben sadece yazıp rahatlamış olacağım. Ben de bu yolla akıtmış olacağım zehrimi. Bence en güzeli bu, kimse bilmeden ve görmeden...