Margaret Atwood'un çok önemli olduğunu düşündüğüm bir eserinden bahsetmek istiyorum: Penelopiad. Yunan Mitolojisindeki Odyssey'nin hikayesini, kültürel bir ikon olarak kabul edilen Penelope'yi problemli bir hale getirerek yeniden yazmış olduğu romandır, ayrıca drama oyunu olarak da yazılmıştır. Klasik hikayenin Penelope’nin gözünden anlatılmasıdır. Penelopiad patriarchal (ataerkil) bir toplumda ideal eş, kadın sembolünü temsil ediyor.
En başında oyunun Penelope’nin kocasını bekleme süreci içinde aslında tam anlamıyla sadık olmadığını görüyoruz, başka erkeklerle beraber olmak istediğinin imasını görüyoruz. Olaylar tamamen Penelope’nin bakış açısından anlatılıyor, kendisi ölmüş ve hikayeyi öbür taraftan anlatıyor. mutlu değil çünkü 12 hizmetçi ona sürekli haklarını korumayı ölümlerine sebep olduğu için söylenip huzursuz ediyorlar.
Daha bebekken Oracle’ın babasının kefenini dikecek sözü üzerine babasının onu öldürmesi istemesiyle başlayan kötü bir kaderi var. daha sonraları ise henüz 15 yaşındayken ona eşini seçme hakkı tanınmadan Odessey’le evlendiriliyor. İnsanların düğün gecesi beklediği beklentiler acı çekmesini istemeleri ve erkek çocuk doğurması bekleniyor. Kendi çocuğuna bile dilediği gibi bakamıyor, büyütemiyor.
Atwood severim ama Ursula K. Le Guin'in yeri bende çok başkadır. Mülksüzlük mutlaka okunması gereken bir romanıdır.
Ursula K. Le Guin çoğunlukla spekülatif bilimkurgu kurgu yazarıdır. Eserleri hem ütopya, hem distopya, hem de bunların arasında kalan eleştirel ütopya (critical utopia) örnekleri içerir.
Eleştirel ütoptip kısa öyküsü "The Ones Who Walk Away from Omelas" (Omelas’ı Bırakıp Gidenler), acı ve mutluluk temalarını bir arada işler. Okuduğumda çok etkilenmiştim. İlk başta Omelas, herkesin son derece mutlu ve neşeli olduğu huzurlu ve sevinç dolu bir yer olarak tasvir edilir. Ancak öykü ilerledikçe okurlar, bu kusursuz ve mükemmel görünen yerde toplumun mutluluğu uğruna acı çeken bir çocuğun bulunduğunu öğrenirler. Bu çocuğun acı çekmekten başka bir seçeneği yoktur. Omelas'taki bu çocuk, aynı şekilde başkaları uğruna acı çeken Hz. İsa'yı andırır. Tıpkı İsa gibi başkalarının iyiliği için acı çekmek zorundadır. Ona bir hayvan gibi davranılır; kendisine hiçbir merhamet ya da şefkat gösterilmemelidir. Bununla birlikte, bence bu öyküde acı çeken yalnızca çocuk değildir. Bu durumu kabullenemeyen ve Omelas'tan ayrılmayı seçen insanlar da acı çekmektedir; çünkü sistemi değiştirecek hiçbir güçleri yoktur. Gerçekle yaşamayı zor bulan bu insanlar, pek çok kişinin bir parçası olmak isteyeceği bu hayal gibi yeri terk ederler. Omelas halkı çocuğun varlığını bilmektedir; ancak bunu gönüllü olarak görmezden gelmeyi seçer.
Öte yandan, çocuk toplum tarafından hiçbir haklı gerekçe olmaksızın seçilmiş bir günah keçisi (scapegoat) olarak da yorumlanabilir. Toplumun mutluluğunun bedeli olarak acı çekmektedir; fakat neden acı çektiğini kendisi bile bilmez. Kurtuluş ister, ancak kimse onun bu acınası durumunu umursamaz. Tıpkı bir günah keçisinin işlevi gibi, onun görevi yalnızca acı çekmektir. Diğer insanlar ise onun içinde bulunduğu koşulları önemsemeden refah, mutluluk ve neşe içinde yaşamlarını sürdürürler. Toplumun mutluluğu, masum bir çocuk için bir lanete dönüşmüştür.
“Hepsi, Omelas’ın tüm insanları, onun orada olduğunu biliyor. Bazıları görmeye geliyor, diğerleri orada olduğunu bilmekle yetiniyor. Orada olması gerektiğini biliyor hepsi. Bazıları nedenini anlıyor, bazıları anlamıyor; ama hepsi de farkındalar ki mutlulukları, kentlerinin güzelliği, dostluklarının sıcaklığı, çocuklarının sağlığı, âlimlerinin bilgeliği, zanaatkârlarının ustalığı, hatta hasatlarının bolluğu ve göklerinin berraklığı tümüyle bu çocuğun dayanılmaz sefaletine bağlı…”
Margaret Atwood'u insanlar Damızlık Kız'ın Öyküsü kitabının dizisi ile tanındı fakat aslında çok daha fazlası. Fakat yapay zekaya sorduğunda bile en bilinen eserlerin başında Damızlık Kız'ı veriyor. İşte maalesef bu tam bir popüler kültür örneği.
Ursula K. Le. Guin sadece Mülksüzler kitabını okudum. 20 yaşında bile değildim yanlış hatırlamıyorsam. O kadar etkilenmiştim ki... Aslında kitaplığımda bir iki kitabı daha var, en kısa zamanda mutlaka okumalıyım.
Kendisinden sevdiğim birkaç cümleyi de buraya bırakmak isterim:
Yolculuğun sona ermesi iyidir, ama sonunda önemli olan yolculuktur.
Şu üzülmesin, bu üzülmesin diye düşünüp onlar gibi bencil olamadığımız için bu haldeyiz işte. :(
Çünkü yaşam bir yanıt değil, bir sorundur; bunun yanıtını sadece siz bulabilirsiniz.
En başında oyunun Penelope’nin kocasını bekleme süreci içinde aslında tam anlamıyla sadık olmadığını görüyoruz, başka erkeklerle beraber olmak istediğinin imasını görüyoruz. Olaylar tamamen Penelope’nin bakış açısından anlatılıyor, kendisi ölmüş ve hikayeyi öbür taraftan anlatıyor. mutlu değil çünkü 12 hizmetçi ona sürekli haklarını korumayı ölümlerine sebep olduğu için söylenip huzursuz ediyorlar.
Daha bebekken Oracle’ın babasının kefenini dikecek sözü üzerine babasının onu öldürmesi istemesiyle başlayan kötü bir kaderi var. daha sonraları ise henüz 15 yaşındayken ona eşini seçme hakkı tanınmadan Odessey’le evlendiriliyor. İnsanların düğün gecesi beklediği beklentiler acı çekmesini istemeleri ve erkek çocuk doğurması bekleniyor. Kendi çocuğuna bile dilediği gibi bakamıyor, büyütemiyor.
Atwood severim ama Ursula K. Le Guin'in yeri bende çok başkadır. Mülksüzlük mutlaka okunması gereken bir romanıdır.
Eleştirel ütoptip kısa öyküsü "The Ones Who Walk Away from Omelas" (Omelas’ı Bırakıp Gidenler), acı ve mutluluk temalarını bir arada işler. Okuduğumda çok etkilenmiştim. İlk başta Omelas, herkesin son derece mutlu ve neşeli olduğu huzurlu ve sevinç dolu bir yer olarak tasvir edilir. Ancak öykü ilerledikçe okurlar, bu kusursuz ve mükemmel görünen yerde toplumun mutluluğu uğruna acı çeken bir çocuğun bulunduğunu öğrenirler. Bu çocuğun acı çekmekten başka bir seçeneği yoktur. Omelas'taki bu çocuk, aynı şekilde başkaları uğruna acı çeken Hz. İsa'yı andırır. Tıpkı İsa gibi başkalarının iyiliği için acı çekmek zorundadır. Ona bir hayvan gibi davranılır; kendisine hiçbir merhamet ya da şefkat gösterilmemelidir. Bununla birlikte, bence bu öyküde acı çeken yalnızca çocuk değildir. Bu durumu kabullenemeyen ve Omelas'tan ayrılmayı seçen insanlar da acı çekmektedir; çünkü sistemi değiştirecek hiçbir güçleri yoktur. Gerçekle yaşamayı zor bulan bu insanlar, pek çok kişinin bir parçası olmak isteyeceği bu hayal gibi yeri terk ederler. Omelas halkı çocuğun varlığını bilmektedir; ancak bunu gönüllü olarak görmezden gelmeyi seçer.
Öte yandan, çocuk toplum tarafından hiçbir haklı gerekçe olmaksızın seçilmiş bir günah keçisi (scapegoat) olarak da yorumlanabilir. Toplumun mutluluğunun bedeli olarak acı çekmektedir; fakat neden acı çektiğini kendisi bile bilmez. Kurtuluş ister, ancak kimse onun bu acınası durumunu umursamaz. Tıpkı bir günah keçisinin işlevi gibi, onun görevi yalnızca acı çekmektir. Diğer insanlar ise onun içinde bulunduğu koşulları önemsemeden refah, mutluluk ve neşe içinde yaşamlarını sürdürürler. Toplumun mutluluğu, masum bir çocuk için bir lanete dönüşmüştür.
“Hepsi, Omelas’ın tüm insanları, onun orada olduğunu biliyor. Bazıları görmeye geliyor, diğerleri orada olduğunu bilmekle yetiniyor. Orada olması gerektiğini biliyor hepsi. Bazıları nedenini anlıyor, bazıları anlamıyor; ama hepsi de farkındalar ki mutlulukları, kentlerinin güzelliği, dostluklarının sıcaklığı, çocuklarının sağlığı, âlimlerinin bilgeliği, zanaatkârlarının ustalığı, hatta hasatlarının bolluğu ve göklerinin berraklığı tümüyle bu çocuğun dayanılmaz sefaletine bağlı…”
Kendisinden sevdiğim birkaç cümleyi de buraya bırakmak isterim:
Yolculuğun sona ermesi iyidir, ama sonunda önemli olan yolculuktur.
Şu üzülmesin, bu üzülmesin diye düşünüp onlar gibi bencil olamadığımız için bu haldeyiz işte. :(
Çünkü yaşam bir yanıt değil, bir sorundur; bunun yanıtını sadece siz bulabilirsiniz.