Neoklasik Dönem VS Romantik dönem

Küratör: +Literature Queen

12.07.2026 - 00:23

#edebiyat
%40
🔥 TREND
%60

Ağırlıklı ortalama. (Toplam 40 kişi oy kullandı)

Antik Yunan ve Roma'yı örnek almak vs Orijinalliği ve bireyselliği önemsemek. 5% / 95%
Öğretmek ve ahlak dersi vermek vs duyguları ve hayal gücünü ifade etmek. 45% / 55%
Şehir yaşamı ve medeniyet vs doğanın ön planda olması. 40% / 60%
Kurallara sıkı sıkıya bağlılık vs özgürlük için esneklik. 43% / 57%
Hangisi evrensel kuralları daha önemli görür? 100% / 0%
Hangisi doğayı bir öğretmen olarak görür? 0% / 100%
Hangisi yapay zekâya "Ben kendi hayal gücümü kullanırım." der? 0% / 100%
Hangisi "Bu şiir kurallara uymuyor." diye şikâyet eder? 100% / 0%
Hangi dönemi (ilk önce) duydunuz veya ilginizi çekti? 23% / 77%

Kritikler

KRITERYA ONAYLI
★★★★★
★★★★★
5.0 / 5
31
Bazı eleştirmenler, Romantik şiirin (1798-1900) Sanayi Devrimi'ne bir tepki olarak doğduğunu ve ortaya çıkış nedenlerinden biri olduğunu ifade ederler. Bazılarına göre ise William Wordsworth'ün Fransız Devrimi'ndendolayı büyük bir hayal kırıklığına uğradığını ve dünyanın gerçeklerinden kaçarak kendi dünyasını yaratmak istediğini ileri sürer. Lyrical Ballads'ın Önsözü'nde Wordsworth, "Şiir, güçlü duyguların kendiliğinden taşmasıdır; kökenini sükunet içinde yeniden hatırlanan duygudan alır." der. Dolayısıyla Wordsworth yazdığı önsözünde Romantizmin iki temel özelliği olan doğayı ve duyguları över.

Wordsworth, hayalini kurduğu ideal topluma ulaşamamaktan dolayı hayal kırıklığı yaşamıştır. Bu nedenle şiirlerini eleştiri yapmak amacıyla da kullanmıştır. Örneğin, Tintern Abbey adlı şiirinde siyaseti eleştirir ve siyasetin değişmesi gerektiğini düşünür. Aynı zamanda Fransız Devrimi'nden de söz ederek okura hayal kırıklığını yeniden hissettirir. Tintern Abbey, keşişlerin yaşadığı bir yerdir ve buranın yıkılışı Fransız Devrimi'nin yıkılışını simgeler. Daha sonra yeniden doğaya sığınır ve sonunda dünyevi sorunları önemsememenin daha iyi olduğu sonucuna varır. Wordsworth burada hayal gücünü kullanarak yaşamın anlamını bulmaya çalışır.

William Wordsworth ile beraber arkadaşı Samuel Taylor Coleridge ile başlar Romantik dönem aslında ve bu akım materyalizmi ve rasyonalizmi reddeder. Romantik yazarlar doğaya hayrandır ve görünüşte çok basit konular hakkında yazarlar; örneğin bir kuş, bir çocuk, bulutlar vb. üzerine şiir yazabilirler. Basit konuları kullanarak sadece bir dille yazarlar ama aslında çok daha derin anlamlar da ifade ederler. Onlara göre şiir anlaşılır ve doğal olmalıdır. Doğal olarak Romantik yazarlar için hayal gücü en önemli unsurdur. Hayal güçlerini kullanarak sıradan doğal olaylarda daha derin anlamlar bulmaya çalışırlar. Bunu yaparken de herhangi bir sınırları yoktur. Her şeyi hayal güçlerinde bulabileceklerine inanırlar. Cevaplarını bilmedikleri soruları ve merak ettikleri durumları kendi zihinlerine sığınarak bulmak ve anlamlandırmak çabaları vardır. Aynı zamanda dünyayı daha derinlemesine anlamaya çalışırlar. Wordsworth ile birlikte Percy Bysshe Shelley, William Butler Yeats ve John Keats gibi Romantik şairlerin çoğu, insanların saf ve iyi olarak doğduğuna inanır. Bu nedenle doğa, toplumdan uzak bir yaşamın simgesi hâline gelir; çünkü onlara göre şehir ve toplum yozlaşmıştır. İşte bu yüzden doğayı bir sığınak olarak görürler; çünkü doğa hala iyi, saf ve güzeldir. Doğa onlar için bir vahiy ve aydınlanma kaynağıdır. Romantik eserlerde doğa her zaman yüceltilir ve şairler hayal güçlerini kullanarak kendi dünyalarını kurup gerçek hayattan çirkin yüzünden kaçarlar. Hayal gücü ve öznellik, modern yaşamı reddeden Romantizmde son derece önemlidir.

Öte yandan, Neoklasik şiir geleneği Romantik dönemden tamamen farklıdır. Zaten Romantik Dönem biraz da bu döneme tepki olarak doğmuştur ve hem dil hem de konu açısından daha serbest ve özgür bir yol izlemiştir. Bilindiği gibi Neoklasik dönem ilk olarak Fransa'da ortaya çıkmıştır. Oyun yazarı Pierre Corneille, Aristoteles'in Poetika adlı eserine dayanarak üç birlik kuralını (zaman, mekân ve olay birliği) oluşturmuştur. Oyun yazarları bu kurallara sıkı sıkıya uymuş ve eserlerini buna göre yazmışlardır. Yaklaşık 1660-1798 yılları arasında İngiliz Edebiyatında da etkili olmuştur. Bu gelenek özellikle John Milton, John Dryden, Alexander Pope ve Samuel Johnson gibi şairlerle özdeşleşir. İngiltere'deki Neoklasik dönem de büyük ölçüde aynıdır; çünkü yazarlar, yazılabilecek her şeyin zaten Antik Çağ'da yazılmış olduğuna inanıyorlardı. Bu nedenle eski klasik eserleri yeniden yazmışlardır.

Buna ek olarak, Romantik şairlerle karşılaştırıldığında Neoklasik eserlerde kullanılan dil daha ağır ve daha resmidir; ayrıca eserlerin belirli kurallar çerçevesinde yazılması gerekir. Romantikler sade bir dil kullanırken, Neoklasik yazarların dili bunun tam tersidir. Neoklasik dönem şairlerine göre şiir okuyucuyu sadece duygulandırmak için değil, aynı zamanda düşündürmek ve eğitmek için de yazılır.

Bu dönemde toplumun sosyal koşullarını hiciv yoluyla ele alan yazarlardan birinin de Jonathan Swift olduğunu da belirtmek önemlidir. Swift romantik yazarlar gibi dünyanın sorunlarından kaçmamış; aksine eserlerinde siyaset ve toplumla ilgili her şeyi eleştirmiştir. Bu nedenle hiciv (satire) de Neoklasik dönemin önemli kavramlarından biridir. Buraya kadar okuduysanız ve ilginizi çektiyse eğer A Modest Proposal - Mütevazı Bir Öneri yazısını okumanızı tavsiye ederim. Jonathan Swift’i Güllüver’in Gezileri (1976) adlı romanından da tanıyorsunuzdur.

Özetle: Romantik dönemde duygular, Neoklasik dönemde mantık ön plana çıkar. Neoklasik dönem toplum odaklıdır ve kurallara bağlıdır, Romantik dönem bireyseldir ve kuralları reddeder. Son olarak Neoklasik dönem bilim ve rasyonalizmden etkilenerek doğarken, Romantik dönem Sanayi Devrimi ve Aydınlanma'nın aşırı akılcılığına tepki olarak doğmuştur. Neoklasik dönemi ben pek sevmem çünkü bu dönemin savunucuları ve takipçileri zaten her şey zamanında yazılmış çizilmiş mantığı ile takılırlar. Biz daha iyisini yapamayız o zaman ne yapalım Antik Yunan ve Roma hikayelerini baştan yaratalım. Benim oyum Romantik Döneme :)

Sizinle 2 döneme ait şiirler ve analizlerini de paylaşacağım. Şiirlerin Türkçeleri var mı bilmiyorum bütün bu yazdıklarımın anlaşılması açısından İngilizce paylaşmam daha doğru olur.
12.07.2026 - 00:24 (Düzenlendi: 13.07.2026 - 20:58)
KRITERYA ONAYLI
★★★★★
★★★★★
5.0 / 5
6
2 Neoklasik şair John Dyden ve John Milton:

Din ve siyaset edebiyatta birbiriyle derinden ilişkilidir. Bazı yazarlar eserlerinde dini, yaşadıkları dönemin siyasetini açıklamak ya da eleştirmek için kullanırlar. Konuyu ya da verilmek istenen mesajı insanlar için daha ilgi çekici hâle getirmek veya yazarın eleştirisini açıkça göstermek istememesi sebepleri arasında olabilir.

John Dryden’ın Absalom and Achitophel adlı eseri bunun en önemli örneklerinden biridir. Dryden, Kral II. Charles dönemindeki olayları temsil eden İncil'den bir hikâyeyi kullanır: gayrimeşru oğlunun, Shaftesbury Kontu Anthony Ashley Cooper'ın kışkırtmasıyla babasına karşı isyan etmesini anlatır. Titus Oates, Roma Katoliklerinin Kralı öldürmek için bir komplo kurduklarına dair Popish Plot (Katolik Komplosu) adı verilen bir yalan uydurur. II. Charles ona inanmaz; ancak Sir Edmund Berry Godfrey beş gün kaybolduktan sonra ölü bulunduğunda halk korkuya kapılır. Halkın Roma Katoliklerine karşı duyduğu korkuyu gören Shaftesbury bu durumu kendi çıkarı için kullanmak ister ve Krala ihanet eder. Halkı Krala karşı kışkırtmaya başlar ve hatta Kralın gayrimeşru oğlu Monmouth Dükü'nü bile etkiler. II. Charles sevilen bir kral olmasına rağmen halk Roma Katoliklerinden korktuğu için ona karşı ayaklanır. Parlamento da Oates ve Shaftesbury'yi destekler. Bunun üzerine II. Charles, kardeşi James'i de koruyabilmek amacıyla Parlamento'yu bir süre kapatır. Ayrıca Fransa Kralı XIV. Louis ile gizli bir anlaşma yapar çünkü ondan mali destek almak istemektedir. Olayların sonunda Shaftesbury tutuklanır ve her şey Kralın lehine sonuçlanır. Dryden bütün bu olayları şiirinde ustalıkla anlatır.

Dryden'ın şiirinde Davut, İsrail Kralıdır ve II. Charles gibi birçok gayrimeşru çocuğa sahiptir. Şiir daha sonra Kral Davut'un en sevdiği oğlu olan Absalom'u anlatmaya devam eder: Cesur ve çok yakışıklı biri olarak tasvir eder. Achitophel, Kral Davut'un danışmanlarından biridir ve ona karşı isyan eder, ona ihanet eder. Korah, Jebusluların Kralı öldüreceğine dair Etnik Komplon adı verilen bir yalan uydurur ve Agag'ın ölümü halkın paniğe kapılmasına neden olur. Achitophel, halkın Jebuslulara karşı beslediği olumsuz duyguları kullanmayı planlar. Absalom'u kendi tarafına çekmeye çalışır. Bir süre tereddüt ettikten sonra Absalom bunu kabul eder ve babasına karşı isyan eder. Ancak Achitophel'in kararlılığına ve hırsına rağmen bütün bu isyan girişimleri başarısız olur. Şiir, Kral Davut'un zaferiyle sona erer. Her şey neredeyse II. Charles dönemindeki olaylarla aynıdır.

Şiir, o dönemin neredeyse bütün olaylarını ve karakterlerini içerir. Bütün bu olaylar ayrıntılı bir şekilde adım adım anlatılır. Şiir, II. Charles'ı olumlu bir şekilde sunar ve ona karşı isyan etmelerine rağmen insanları cezalandırmak istemeyen merhametli ve iyi bir kral olduğunu gösterir. Halk Kralın zayıf ve korkmuş olduğunu düşünür. Bu durum, Davut'un isyan hakkındaki konuşmasında görülür; burada insanlar pişman olduklarını söylerlerse onları affedebileceğini ifade eder. Ayrıca çok fazla güce sahip olmaktan da şikâyet eder. Bu konuşma şiirin sonunda yer alır ve II. Charles'ın gerçek hayattaki konuşmasına oldukça benzer. Ayrıca II. Charles ile babası arasındaki fark da görülebilir; çünkü II. Charles mutlak bir hükümdar olmak istemez ve halkına daha fazla önem verir. Öte yandan şiir, Achitophel'in hırsının sonunda onu nasıl mahvettiğini de gösterir. Bütün bu düşünceler dini bir hikaye kullanılarak okuyucuya ustalıkla sunulmuştur. Bu nedenle bu eserde din ile siyasetin birbiriyle yakından ilişkili olduğunu söylemek oldukça kolaydır.

Bu konu için ikinci örneğim John Milton'dır. Milton hayatı boyunca siyasetle yakından ilgilenmiştir ve bence siyaset onu hiçbir zaman tam anlamıyla mutlu etmemiştir. Şiirlerinde sık sık siyasete değinir. Ancak bunu doğrudan yapmaz; eleştirilerini her zaman dolaylı yollarla ifade eder. Derin din, bilgisini metaforlar kurarak kullanır. Milton monarşiden nefret ediyordu ve krallığı desteklemiyordu. Hayatını, çağdaşlarının küçümsemesine rağmen, insanların bilgi peşinde koşabilecekleri ve Tanrı'nın verdiği özgürlüğü yaşayabilecekleri özgür bir cumhuriyet fikrine adamıştı. Oliver Cromwell İngiliz tarihinin en önemli siyasi figürlerinden biridir. Milton onun sekreterliğini yapmıştır. Başlangıçta Cromwell'i desteklemiş ve ona inanmıştır; ancak daha sonra fikirlerini değiştirmiştir. Siyasi hayatının başında Cromwell Krala karşıydı ve Parlamento üyesiydi. Daha sonra ordunun lideri oldu. Başarılı bir askerî liderdi. O dönemde ordu siyasette önemli bir yere sahipti ve askerlerin çoğu püritendi. Önce Parlamento'nun kontrolünü ele geçirdiler, sonra Kral I. Charles'ı hapse attılar ve sonunda onu idam ettiler. Zamanla Parlamento Cromwell'i İngiltere'nin Lord Protector'ü ilan etti. Ancak yönetimi giderek kötüleşti. Sonunda I. Charles'tan bile daha otoriter bir yönetici hâline geldi. Toplumda özgürlük oldukça azdı. İnsanları Püriten inançlarına göre yaşatmak amacıyla din tarafından yasaklanan birçok faaliyet Cromwell tarafından da yasaklandı. Kumar, tiyatro gösterileri ve birçok eğlence biçimi yasaklandı. Hatta zina ölümle cezalandırılan bir suç hâline geldi. Cromwell'in bu değişimi Milton için büyük bir hayal kırıklığıydı çünkü Cromwell zamanla karşı çıktığı krala benzemeye başlamıştı. Milton bunu Paradise Lost adlı eserinde eleştirir. Bu destanda Şeytan, Cromwell'in isyankâr yönünü yansıtırken Tanrı İngiliz monarşisinin otoritesini simgeler. Bana göre Tanrı hem I. Charles'ı hem de II. Charles'ı temsil ediyor olabilir. Milton bunu hiciv yoluyla yapar çünkü Şeytan şiirin birçok yerinde kahramanca görünmektedir. Şeytan isyankârdır, kararlıdır, cesurdur, özgürlükten söz eder ve Tanrı'nın yönetiminin adaletsiz olduğuna inanır. Tanrı ise sınırsız güce sahip mutlak bir hükümdar olarak sunulur. Şeytan, Tanrı'nın monarşisini reddettiği için ona karşı isyan eder. Adem ile Havva'yı yasak meyveyi yemeleri için kandırır. Şeytan onların sonsuza kadar kendisine bağlı kalacaklarını düşünür; ancak şiirin sonunda Adem yeniden Tanrı'ya itaat eder.

Bu eser Cromwell'in siyasi hayatıyla büyük benzerlikler taşır. İlk bakışta yalnızca İncil'deki yaratılış hikâyesi gibi görünse de Milton bir kez daha olağanüstü bilgisini göstererek ona siyasi bir anlam kazandırmıştır. Bu kitabı yazmaktaki amacı yine siyaseti eleştirmektir. Cromwell'e inanmış, fakat daha sonra hayal kırıklığına uğramıştır. İnsanlar bir süre Cromwell'i desteklemiş olsalar da ölümünden sonra kralı yeniden istemişlerdir. Artık Püriten yönetimden memnun değillerdir. Aynı durum Paradise Lost'ta da görülür. Adem bir kez günah işler; ancak sonunda yeniden Tanrı'ya itaat eder. Richard Cromwell babasının ardından yalnızca kısa bir süre yönetimde kalmış ve sonunda II. Charles ile birlikte monarşi yeniden kurulmuştur.

Her iki yazarın siyaset hakkında yazma biçiminden de biraz söz etmek istiyorum. Yöntemleri birbirine oldukça benzemektedir. Dryden'ın Absalom and Achitophel adlı eseri ile Milton'ın Paradise Lost adlı eserinin ortak teması isyandır. Her iki eser de hiciv niteliğindedir çünkü iki yazar da isyankâr karakterleri belirli yönlerden kahramanca gösterir. Ayrıca her iki isyankâr karakter de planlarını gerçekleştirebilmek için hükümdara yakın olan kişilere ihtiyaç duyar. Achitophel, Davut'un oğlu Absalom'u ikna ederken; Şeytan da Tanrı'nın yarattığı ilk insanlar olan Adem ile Havva'yı kandırır. Ancak sonunda bu isyankâr kahramanların hiçbiri amacına ulaşamaz. Hırsları ve çabaları boşa çıkar. Bunlar hiciv edebiyatının dikkat çekici iki önemli eseridir.
13.07.2026 - 20:46 (Düzenlendi: 13.07.2026 - 20:58)
KRITERYA ONAYLI
★★★★★
★★★★★
4.5 / 5
28
Şiirin başlığı "We Are Seven" (Biz Yedi Kişiyiz)'dir ve Wordsworth şiiri boyunca "We Are Seven" dizesini birçok kez tekrar eder. Bana göre yedi sayısının gizemli bir anlamı vardır. Şair bu sayıyı, doğanın ya da dünyanın yedi günde yaratılmış olması düşüncesi nedeniyle kullanmış olabilir. Böylece doğanın şair için ne kadar önemli olduğunu bir kez daha görülebilir. Ayrıca şiiri yedi kez geliştirip değiştirmiştir; bu nedenle şiirin başlığı ile şiirdeki yedi sayısı arasında bu değişimler bakımından da bir ilişki kurulabilir.

Şiir, sekiz yaşında bir kız çocuğunu ve onun hayatta olan ile ölen kardeşlerini konu alır. Wordsworth bu kızla 1793 yılında Goodrich Castle'da karşılaşmış ve bu küçük kızdan ilham alarak şiiri yazmıştır. Bu yüzden onu şiirin kahramanı olarak görür ve ona bu şekilde yaklaşır. Şiir son derece sade bir dille anlatılır. Ölüm ve doğaüstücülük gibi oldukça derin konulara değinmesine rağmen Wordsworth, bu konuları bir çocuğun bakış açısından aktardığı için onları sanki çok basit, sıradan ve doğal olaylarmış gibi sunar. Aynı zamanda doğayı kullanarak bu düşünceleri etkili bir şekilde anlatır. Şiirin sade olmasının nedenlerinden biri de şair ile küçük kız arasındaki ilişkidir. Şair, çocuğun masumiyetini düşünerek ona son derece yalın ve içten bir tavırla yaklaşır.

Şiirde karmaşık ya da anlaşılması güç durumlar yoktur. Her şey oldukça sadedir. Okuyucuyu zorlaştıracak karmaşık metaforlar kullanılmamıştır; sözcükler büyük ölçüde gerçek anlamlarıyla kullanılmıştır. Bununla birlikte şiirde sembolizm vardır. Ölüm ve doğal bilgelik şiirin en önemli sembolleridir. Sekiz yaşındaki kızın ölüm hakkında bilgi sahibi olması, doğal bilgeliği (natural wisdom) simgeler. Wordsworth şiirin başında kendi kendine "What should it know of death?" (Bir çocuk ölüm hakkında ne bilebilir ki?) diye sorar. Bu soru, küçük kızın sahip olduğu doğal bilgeliği ortaya koyar. Daha en başından kızın ölümle karşılaştığını ve onu tanıdığını anlarız.

Şiirin biçimi de oldukça sadedir; anlaşılırdır ve ballad (halk türküsü/anlatı şiiri) biçiminde yazılmıştır. Kafiye düzeni düzenlidir (a-b, c-b) ve her kıtanın vurgu düzeni 4/3, 4/3 şeklindedir. Bu özellikler hem içerik hem de biçim açısından şiiri kolay anlaşılır hâle getirir. Şair bu şiir biçimini kullansa da aslında bize bir hikâye anlatmaktadır. Şiirde, küçük kızı betimlerken "cottage girl" (kulübede yaşayan kız), "rustic" (köylü), "woodland air" (orman havası) gibi doğaya ait imgeler kullanılır. Sürekli kullanılan sadelik (simplicity) kavramı, şiirin ne kadar doğal ve sıradan bir dünyaya sahip olduğunu simgeler.
İlk kıta, küçük bir kızın ölüm hakkında nasıl bilgi sahibi olduğunu gösterir. Yaşamın ve ölümün, yetişkin ile çocuk arasındaki fark kadar doğal ve basit olduğunu yansıtır. Bu bölümden, yetişkinin ölümü; çocuğun ise yaşamı temsil ettiğini anlayabiliriz. Sonraki kıtalarda şair kızın yaşını, saçlarını, gözlerini ve güzelliğini yine doğal ve sıradan unsurlarla anlatır. Böylece kızın ne kadar sade ve doğayla iç içe olduğu vurgulanır.

Küçük kızı tanıttıktan sonra şair onunla ailesi hakkında konuşmaya başlar. Kız, yedi kardeş olduklarını söyler. Bunun üzerine şair kardeşlerinin nerede olduğunu sorar; kız da her birinin şimdi nerede yaşadığını anlatır. Şair, kızın sözlerinden iki kardeşinin öldüğünü anlar; fakat küçük kız bunu kabul etmez. Onlar ölmüş olsalar bile, kızın gözünde hâlâ yaşamaktadırlar. Kardeşlerine karşı çok güçlü duygular beslediği için onların yaşamaya devam ettiğine inanır. Bu yüzden günlük hayatını sanki kardeşleri yanındaymış gibi sürdürür.

"Orada sık sık örgü örerim, başörtümün kenarını dikerim. Orada toprağa oturur, onlara şarkılar söylerim. Akşam yemeğimi de orada yerim."
Bu dizelerden, kızın mezarda yatan kardeşleriyle sanki hayattalarmış gibi son derece sıradan şeyler yaptığını anlarız. Ayrıca ölümün, bir çocuğun bile kabullenebileceği kadar doğal ve basit bir olgu olarak sunulduğunu görürüz. Wordsworth burada ölümü son derece sade bir mesele hâline getirir.
Hem şair hem de küçük kız ölümden sonra yaşam olduğuna inanır; ancak bunu farklı biçimlerde yorumlarlar. Şair, kardeşlerin öldüğünü ve başka bir dünyada, yani cennette yaşadıklarını düşünür. Küçük kız ise onların hâlâ kendiyle birlikte yaşadığına inanır ve "Their graves are green, they may be seen." (Mezarları yemyeşildir, görülebilirler.) diyerek bunu ifade eder. Ardından tekrar "We are seven." (Biz yedi kişiyiz.) der.

Şair onu, aslında beş kardeş olduklarına ikna etmeye çalışır ve ölen kardeşlerini artık saymaması gerektiğini söyler. Ancak küçük kız buna razı olmaz ve ölen kardeşlerini saymaya devam eder. Şair "Their spirits are in heaven." (Ruhları cennettedir.) diyerek onların öldüğünü yeniden vurgular. Buna karşılık küçük kız yine "We are seven." diye cevap verir. Böylece her ikisinin de ölümden sonra yaşam olduğuna inandığını, ancak bunu algılayış biçimlerinin birbirinden farklı olduğunu görürüz.

Sonuç olarak bütün insanlar ölmekten korkar; ölümü kabullenmek kolay değildir. Ancak bu şiir bize ölümden sonra bir yaşam olduğunu ve ölümden aşırı derecede korkmamamız gerektiğini düşündürür. Wordsworth, küçük kızın düşüncelerinden yararlanarak ölümü doğal ve basit bir olay olarak göstermeye çalışır. Aynı zamanda "We Are Seven", hem biçimi hem de içeriği bakımından sadeliğin en başarılı örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir.
12.07.2026 - 00:30
KRITERYA ONAYLI
★★★★★
★★★★★
4.5 / 5
26
Lycidas (1637) boğularak ölen Edward King adına yazılmış bir şiirdir. Edward King İrlanda'ya giderken gemisinin batması sonucu hayatını kaybeder. Bu bir Neoklasik dönem ağıt (elegy) şiiridir, ancak aynı zamanda doğayla, siyasetle, tarihle, mitolojiyle ve dinle ilgili pek çok unsur da içerir. Bu şiirde, Lycidas’ın ölümü nedeniyle son derece üzgün olan bir çoban konuşmacı vardır. Konuşmacı doğa ve Lycidas birbirleriyle ilişkilidir. John Milton şiirinde her şeyi kusursuz bir şekilde kullanır. Bu şiir yalnızca bir ağıt değildir; aynı zamanda Milton’ın eğitimini, bilgisini, derin dinî yönünü, fikirlerini ve insanlara vermek istediği mesajları da gösterir.

Öncelikle şiirin yapısından biraz bahsetmek istiyorum. Ağıtlar genellikle monodi (tek ses) biçiminde yazılır; ancak bu şiirde yalnızca tek bir ses yoktur, birçok farklı ses vardır. Bu sesler sürekli olarak konuşmacının Lycidas için tuttuğu yasın arasına girer. Bu seslerden sonra konuşmacı ağıdına devam eder. Kafiye düzeni ve ölçü de düzensizdir. Milton bu şiirde bunlara fazla önem vermez. Bunun yerine doğaya ait imgeler kullanır ve çok sayıda metafor ile kişileştirmeye yer verir.

Konuşmacı Lycidas için yas tutar; onun ölümü nedeniyle son derece üzgündür ve doğanın da kendisi gibi üzgün olduğunu düşünür. Ancak daha sonra bunun gerçek olmadığını, yalnızca kendi hayal gücü olduğunu fark eder. Lycidas gibi yıkıma uğrayan tek kişi aslında kendisidir. Daha sonra Lycidas’ın şöhretinin kaybolacağından endişe eder ve ölümün şöhreti de yok ettiği için bunun anlamsız olduğuna inanır. Burada ilk ses ortaya çıkar: Apollo’nun sesi. Ardından Camus Nehri konuşmaya başlar ve o da Lycidas’ın ölümü için yas tutar. Ona göre Lycidas’ın ölümü ilim dünyası için büyük bir kayıptır. Burada bir kişileştirme vardır. Ayrıca bu nehrin Edward King’in boğulduğu Cambridge ile ilişkilendirilmesi de önemlidir. Bunun yanında şiirde çok sayıda su imgesi bulunmaktadır. Milton su imgesini sık sık kullanarak okuyucuya Lycidas’ın ölümünü sürekli hatırlatır.

Şiirin en önemli bölümlerinden biri Aziz Petrus’un sesinin duyulduğu kısımdır. Bu bölüm çok sayıda metafor içerir. Bunlardan ilki ve en önemlisi "The Pilot" ifadesidir. Bu ifade Hristiyanlık tarihinde çok önemli bir kişi olan Aziz Petrus’u simgeler. Hristiyanlığa göre o İngiltere Kilisesi’nin başıdır ve İsa tarafından kendisine iki anahtar verildiğine inanılır. O da Lycidas’ın ölümünden dolayı son derece üzgündür. Konuşmasında Lycidas’ın öldüğünü ve bunun kilise için çok büyük bir kayıp olduğunu söyler. Piskoposlardan şikâyet eder; onları kötü çobanlara, halkı koyunlara benzetir ve piskoposları "blind mouths" (kör ağızlar) olarak adlandırır.Bununla onların insanları önemsemediklerini, yalnızca kendi çıkarlarını düşündüklerini ifade eder. Bunların hepsi metafordur. Ayrıca Piskoposlar Savaşları'nı da eleştirir. Bir gün cezalandırılacaklarını söyler.

Bu bölümdeki son metafor "two-handed engine" ifadesidir ve İngiliz Parlamentosu'nu simgeler; aynı zamanda bir silahı temsil eder. Aziz Petrus, savaşın onaylanması konusunda Parlamento'nun aldığı kararlardan da memnun değildir. Bu şiirde Milton'ın çok dindar biri olduğu veya öyle bir izlenim vermek istediği açıkça görülmektedir. Aziz Petrus'un sesi bunun en önemli kanıtlarından biridir. Bu metaforlar aracılığıyla Milton'ın piskoposları nasıl eleştirdiği ve onların insanlara iyi çobanlar olarak rehberlik eden, kusursuz din adamları olmalarını istediği görülmektedir. Bana göre Milton burada Aziz Petrus'u kullanarak, eğer bugün hayatta olsaydı onun da aynı şekilde düşüneceğini göstermek istemektedir. Milton yalnızca arkadaşının yasını tutmaz; aynı zamanda şiirinde dönemin siyasetini ve din adamlarını da eleştirir. Bu sıradan ve anlamsız bir şikâyet değildir; insanları uyarmak ve kendi görüşlerine göre gerçekleri göstermek istemektedir. Ayrıca Aziz Petrus'un sesi aracılığıyla din ile siyasetin bu dönemde nasıl iç içe geçtiğini de okuyucuya göstermektedir.

Bu seslerin dışında şiir doğa imgeleriyle doludur ve çok sayıda kişileştirme bulunmaktadır. Çiçekler Aziz Petrus'un sesini duyduklarında korkarlar. Bu bölümden sonra konuşmacı yeniden doğaya, özellikle de çiçeklere seslenir. Bütün çiçeklerin ve doğanın Lycidas için yas tutması gerektiğini düşünür ve bunu tekrar dile getirir. Şiirin dili anlaması oldukça zor bir dildir. Ancak kelimelerin rastgele seçilmediği, bilinçli olarak tercih edildiği çok açıktır. Özellikle çiçeklerin seçimi dikkat çekicidir. Bu konuya özellikle dikkat çekmek istiyorum. Bence şiir açısından oldukça önemlidir.

Öncelikle çiçeklerden sanki insanmış gibi söz edilir; bu bir kişileştirmedir. Konuşmacı onların ağladıklarını ve Lycidas için yas kıyafetleri giydiklerini söyler. İkinci olarak ise bu çiçeklerin anlamları çok önemlidir ve bence Lycidas ile ilişkilidir. Primrose (çuha çiçeği) ve Jessamine (yasemin) aynı anlama sahiptir; güzelliği simgelerler. Primrose'un ayrıca "Sensiz yaşayamam." anlamı da vardır. Buna karşılık Violet (menekşe) ve Woodbine (hanımeli) sadakati simgeler. Daffodil (funda) saygının sembolüdür. Son olarak en önemli çiçekler Laureate (Laurel plant → defne ağacı) ve Amaranthus’tur (horoibiği). Laureate başarı kazanan kişilere verilen bir ödülü ve aynı zamanda şöhreti temsil eder. Lycidas da yükselmiştir; ölmüş ve bulunduğu yeri değiştirmiştir. Amaranthus ise cennette ölümsüz olduğuna inanılan bir çiçektir. Buradan hareketle Amaranthus'un Lycidas'ı temsil ettiği sonucuna varabilirim. Bu nedenle konuşmacı Lycidas'ın cennette olduğuna inanır.

Konuşmacı şiirin başında inanmayan biri gibi görünür; ancak şiir ilerledikçe giderek daha fazla inanmaya başlar. Sorular sorar, kaygılarından söz eder ve cevaplarını kendisi bulur. Şiirin dinî yönü giderek güçlenir. Bütün bunlar Milton'ın kelime seçimine ne kadar önem verdiğini gösterir. Şiirde seçilen çiçeklerin tamamı Milton'ın arkadaşına karşı hislerini simgeler. Sanguine flower da önemlidir çünkü hüznü simgeler. Hyacinthus, Apollo'nun çok sevdiği ancak onun kollarında ölen mitolojik bir karakterdir. Apollo bu ölüme çok üzülür ve Hyacinthus'un kanının döküldüğü yerde sümbül çiçeğini yaratır. Milton burada mitolojideki bu olayı Sanguine Flower imgesi aracılığıyla okuyucuya hatırlatır ve bu da şiirin temasıyla oldukça uyumludur.

Aziz Petrus dışında şiirde İncil'den başka yansımalar da vardır. Angel sözcüğüyle Aziz Mikail kastedilmektedir. Şiirin bu bölümünde konuşmacı Lycidas'ın bedeninin hâlâ Hebrides'te olup olmadığını sorar. Melekten onun bedenini yunuslar gibi getirmesini ister. 161. dizedeki "guarded mount" ifadesiyle Milton tarihî bir göndermede bulunur. Bu, Aziz Mikail tarafından İspanyol düşmanlarına karşı korunduğuna inanılan bir dağdır. Ayrıca 173. dizede İncil'den alınmış ve neredeyse aynı olan "Him that walk'd the waves" ifadesi yer almaktadır. Buradaki Him, İsa'yı ifade eder ve konuşmacı Lycidas'ın onun yanında olduğuna inanır.

Şiirin sonunda konuşmacı artık yas tutmayı bırakır ve ruhsal açıdan düşünmeye başlar. Lycidas'ın ruhunun cennette olduğuna inanır. Ruhu ölümsüzdür ve asla unutulmayacaktır. 165. dizede "weep no more, shepherds" diyerek artık ağlamaya gerek olmadığını söyler. Lycidas'ın aslında ölmediğine, azizlerin arasında mutlu olduğuna ikna olmuştur. 176. dizede geçen "unexpressive nuptial song" ise Lycidas'ın mutluluğunu temsil etmektedir.

Sonuç olarak Milton fikirlerini ve duygularını şiirine olağanüstü bir ustalıkla işlemiştir. Lycidas, döneminin en önemli ağıt şiirlerinden biridir ve içinde pek çok farklı konu bulunmaktadır. Şiir okunduğunda bunun yalnızca basit bir ağıt olmadığı açıkça görülmektedir. Kullanılan kelimeler, konular ve fikirler bilinçsizce değil, tamamen bilinçli ve büyük bir ustalıkla seçilmiştir. Ben de bu yazımda bunları açıklamaya çalıştım. Umarım keyif almışsınızdır :)
12.07.2026 - 00:30 (Düzenlendi: 12.07.2026 - 00:39)
KRITERYA ONAYLI
★★★★★
★★★★★
4.0 / 5
20
Ne kadar detaylı bir kriterya! Alkışlıyorum sizi, emeğinize sağlık 👏🏻 Romantik dönem şiirlerini ben de severim. 1 tane de ben paylaşayım.

John Keats

Yüreğim sızlıyor; uyuşuk bir sersemlik acıtıyor
duyularımı; sanki baldıran içmişim gibi,
Ya da tatsız bir afyonu son damlasına dek içip
bir dakika önce Lethe'nin sularına gömülmüşüm gibi.
Bu, senin mutlu talihini kıskandığımdan değil;
yalnızca senin mutluluğunla fazlasıyla mutlu olduğumdan—
Ey ağaçların hafif kanatlı Dryad'ı,
Kayınların yeşilinde,
sayısız gölgenin arasında,
yazı bütün yüreğinle, dolu dolu söylüyorsun.

Ah, keşke eski bir şaraptan bir yudum olsa!
Yüzyıllarca toprağın derinliklerinde serinletilmiş,
Flora'nın, kırların yeşilinin tadını taşıyan,
Dansın, Provence ezgilerinin ve güneşte yanmış neşenin...
Ah, sıcak Güney'in dolu bir kadehi olsa!
Gerçek, utangaç kızıllığıyla Hippokrene dolu,
Kenarında boncuk boncuk köpükler parıldayan,
Mor lekeler bırakan dudaklarda...
İçebilsem de görünmeden dünyayı ardımda bırakıp
Seninle birlikte loş ormanın içinde silinip gitsem.

Uzaklara çekilsem, eriyip dağılsam ve büsbütün unutsam
Senin yapraklar arasında hiç bilmediğin şeyi:
Yorgunluğu, ateşi ve bitmeyen sıkıntıyı;
İnsanların oturup birbirlerinin iniltilerini dinlediği şu yeri;
Felcin birkaç son gri saçı titrettiği,
Gençliğin solup hayalet kadar inceleşerek öldüğü yeri;
Düşünmenin bile
Kurşun ağırlığında umutsuzluklarla
ve kederle dolmak olduğu yeri;
Güzelliğin parlak gözlerini koruyamadığı,
Yeni Aşk'ın bile onları ertesi güne taşıyamadığı yeri.

Uzaklara! Uzaklara! Sana uçacağım ben,
Baküs'ün arabasıyla değil,
Şiirin görünmez kanatlarıyla;
Her ne kadar ağır beyin beni duraksatsa da...
Artık seninleyim!
Gece ne kadar da yumuşak;
Belki de Ay Kraliçesi tahtına kurulmuş,
Etrafı yıldız perileriyle çevrilmiş.
Ama burada ışık yok;
Yalnızca gökten esintilerle süzülen
Yeşil karanlıkların ve kıvrılan yosunlu yolların arasından gelen loş bir aydınlık var.

Ayaklarımın dibindeki çiçekleri göremiyorum,
Ne de dallarda asılı duran yumuşak kokuları;
Ama bu güzel kokulu karanlıkta
Mevsimin armağan ettiği her kokuyu sezebiliyorum:
Çimenleri,
Çalılıkları,
Yabani meyve ağaçlarını;
Beyaz alıcı,
Çoban gülü;
Yapraklar altında kaybolan,
Çabucak solan menekşeleri;
Ve Mayıs'ın en büyük evladını,
Çiği şarap gibi taşıyan yaklaşan misk gülünü,
Yaz akşamlarında sineklerin mırıldandığı o güzel sığınağı.

Karanlığın içinde dinliyorum;
Ve nice kez
Kolay gelen Ölüme yarı yarıya âşık oldum.
Onu nice dalgın şiirimde
Yumuşak adlarla çağırdım;
Sessiz nefesimi göklere taşısın diye.
Şimdi ise her zamankinden daha değerli görünüyor ölmek:
Gece yarısında,
Acı çekmeden son bulmak;
Tam sen ruhunu
Böylesine bir vecd içinde dökerken...
Sen yine şarkı söyleyecektin,
Benim kulaklarım ise boşuna olacaktı;
Senin yüce ağıtını dinleyemeyen
Bir toprak parçasına dönüşecektim.

Sen ölüm için doğmadın, ölümsüz Kuş!
Seni aç kuşaklar ezip geçemez.
Bu gece duyduğum ses,
Eskiden de imparatorların ve köylülerin kulaklarındaydı.
Belki de aynı ezgi,
Yurduna hasret gözyaşları döken Ruth'un
Yabancı tarlalarda ayakta dururken
Kederli yüreğine yol bulmuştu.
Belki de aynı ezgi,
Köpüklü denizlere açılan
Büyülü pencereleri büyülemişti;
Perilerin terk edilmiş ülkelerinde...

"Terk edilmiş..."
İşte bu tek sözcük,
Beni senden alıp yeniden yalnız benliğime döndüren
Bir çan gibi çalıyor.
Elveda!
Hayal gücü,
Hakkında söylendiği kadar ustaca aldatamıyormuş bizi,
O hilekâr peri.
Elveda! Elveda!
Senin hüzünlü ilahin
Yakındaki çayırlardan,
Durgun derenin üzerinden,
Yamaçlara doğru süzülüyor;
Şimdi de
Bir sonraki vadinin derinliklerine gömüldü.

Bu bir görü müydü,
Yoksa uyanıkken görülen bir düş mü?
O ezgi uçup gitti...
Ben şimdi
Uyanık mıyım,
Yoksa hâlâ düşte miyim?



1819 baharında İngiliz romantik şair John Keats tarafından yazılmış ünlü bir şiirdir. Şiiri yazdığı dönemde hayatı oldukça zorluydu:

Kardeşi Tom, veremden ölmüştü. Keats'in kendisi de çok hastaydı, vereme yakalanmıştı. Maddi sıkıntılar da yaşıyordu. Ayrıca Fanny Brawne'a âşıktı ancak evlenmeleri mümkün görünmüyordu. Maalesef şiiri yazdıktan 2 yıl sonra henüz 25 yaşındayken de hayatını kaybetti. Bu kişisel acılar şiirin melankolik atmosferini büyük ölçüde etkiler. Ölüm ve acı temalarıyla dolu olan şiirin yazılma amacı hayal gücünü kullanarak dünyanın sıkıntılarından uzaklaşabilmek.
12.07.2026 - 02:28
[+] Cevaplar (1)
+Literature Queen : Teşekkürler. Sizin paylaştığınız şiir de çok güzel.
KRITERYA ONAYLI
★★★★★
★★★★★
4.0 / 5
10
Bu dönem sadece Edebiyatı değil tabii müzik, resim ve mimariyi de etkilemiştir. Neoklasik yapılar, büyüklük ve ihtişamı temsil eder. Türkiye mimarisinde neoklasizm özellikle de 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında etkili oldu. Neoklasik mimari düzeninde yapılmış en önemli yapı İstanbul Arkeoloji Müzesi'dir. Ana bina Alexandre Vallaury tarafından inşa edilmiştir.

Dünya mimarisinde Neoklasizm akımına göre yapılan en önemli 10 yapı ise şöyledir:

Panthéon — 1758–1790
Brandenburg Kapısı — 1788–1791
British Museum — 1823–1852
La Madeleine — 1764–1842
United States Capitol — 1793–1863
The White House — 1792–1800
Altes Museum — 1823–1830
Virginia State Capitol — 1785–1788
Kazan Katedrali — 1801–1811
Walhalla — 1830–1842
12.07.2026 - 02:53
KRITERYA ONAYLI
★★★★★
★★★★★
3.0 / 5
18
İki dönem şairleri de güzel laflar etmişler:

"Şiir, güçlü duyguların kendiliğinden taşmasıdır." William Wordswoth.
"Kış geldiyse, bahar uzak olabilir mi?" Percy Bysshe Shelley
"Hayatın en büyük amacı hissetmektir." Lord Byron
"Yanılmak insana özgüdür; affetmek ise ilahidir." Alexander Pope
"Sabırlı bir insanın öfkesinden sakın." John Dryden
"Hayat kısa; çok büyük bir kısmı boş kararsızlıklarla geçirilmemelidir." Samuel Johnson
12.07.2026 - 02:36
16
We Are Seven (1798)

By William Wordsworth
———A simple Child,
That lightly draws its breath,
And feels its life in every limb,
What should it know of death?

I met a little cottage Girl:
She was eight years old, she said;
Her hair was thick with many a curl
That clustered round her head.

She had a rustic, woodland air,
And she was wildly clad:
Her eyes were fair, and very fair;
—Her beauty made me glad.

“Sisters and brothers, little Maid,
How many may you be?”
“How many? Seven in all,” she said,
And wondering looked at me.

“And where are they? I pray you tell.”
She answered, “Seven are we;
And two of us at Conway dwell,
And two are gone to sea.

“Two of us in the church-yard lie,
My sister and my brother;
And, in the church-yard cottage, I
Dwell near them with my mother.”

“You say that two at Conway dwell,
And two are gone to sea,
Yet ye are seven! I pray you tell,
Sweet Maid, how this may be.”

Then did the little Maid reply,
“Seven boys and girls are we;
Two of us in the church-yard lie,
Beneath the church-yard tree.”

“You run about, my little Maid,
Your limbs they are alive;
If two are in the church-yard laid,
Then ye are only five.”

“Their graves are green, they may be seen,”
The little Maid replied,
“Twelve steps or more from my mother’s door,
And they are side by side.

“My stockings there I often knit,
My kerchief there I hem;
And there upon the ground I sit,
And sing a song to them.

“And often after sun-set, Sir,
When it is light and fair,
I take my little porringer,
And eat my supper there.

“The first that died was sister Jane;
In bed she moaning lay,
Till God released her of her pain;
And then she went away.

“So in the church-yard she was laid;
And, when the grass was dry,
Together round her grave we played,
My brother John and I.

“And when the ground was white with snow,
And I could run and slide,
My brother John was forced to go,
And he lies by her side.”

“How many are you, then,” said I,
“If they two are in heaven?”
Quick was the little Maid’s reply,
“O Master! we are seven.”

“But they are dead; those two are dead!
Their spirits are in heaven!”
’Twas throwing words away; for still
The little Maid would have her will,
And said, “Nay, we are seven!”
12.07.2026 - 00:29
14
Lycidas (1638)

By John Milton
Yet once more, O ye laurels, and once more
Ye myrtles brown, with ivy never sere,
I come to pluck your berries harsh and crude,
And with forc'd fingers rude
Shatter your leaves before the mellowing year.
Bitter constraint and sad occasion dear
Compels me to disturb your season due;
For Lycidas is dead, dead ere his prime,
Young Lycidas, and hath not left his peer.
Who would not sing for Lycidas? he knew
Himself to sing, and build the lofty rhyme.
He must not float upon his wat'ry bier
Unwept, and welter to the parching wind,
Without the meed of some melodious tear.

Begin then, Sisters of the sacred well
That from beneath the seat of Jove doth spring;
Begin, and somewhat loudly sweep the string.
Hence with denial vain and coy excuse!
So may some gentle muse
With lucky words favour my destin'd urn,
And as he passes turn
And bid fair peace be to my sable shroud!

For we were nurs'd upon the self-same hill,
Fed the same flock, by fountain, shade, and rill;
Together both, ere the high lawns appear'd
Under the opening eyelids of the morn,
We drove afield, and both together heard
What time the gray-fly winds her sultry horn,
Batt'ning our flocks with the fresh dews of night,
Oft till the star that rose at ev'ning bright
Toward heav'n's descent had slop'd his westering wheel.
Meanwhile the rural ditties were not mute,
Temper'd to th'oaten flute;
Rough Satyrs danc'd, and Fauns with clov'n heel,
From the glad sound would not be absent long;
And old Damætas lov'd to hear our song.

But O the heavy change now thou art gone,
Now thou art gone, and never must return!
Thee, Shepherd, thee the woods and desert caves,
With wild thyme and the gadding vine o'ergrown,
And all their echoes mourn.
The willows and the hazel copses green
Shall now no more be seen
Fanning their joyous leaves to thy soft lays.
As killing as the canker to the rose,
Or taint-worm to the weanling herds that graze,
Or frost to flowers that their gay wardrobe wear
When first the white thorn blows:
Such, Lycidas, thy loss to shepherd's ear.

Where were ye, Nymphs, when the remorseless deep
Clos'd o'er the head of your lov'd Lycidas?
For neither were ye playing on the steep
Where your old bards, the famous Druids, lie,
Nor on the shaggy top of Mona high,
Nor yet where Deva spreads her wizard stream.
Ay me! I fondly dream
Had ye bin there'—for what could that have done?
What could the Muse herself that Orpheus bore,
The Muse herself, for her enchanting son,
Whom universal nature did lament,
When by the rout that made the hideous roar
His gory visage down the stream was sent,
Down the swift Hebrus to the Lesbian shore?

Alas! what boots it with incessant care
To tend the homely, slighted shepherd's trade,
And strictly meditate the thankless Muse?
Were it not better done, as others use,
To sport with Amaryllis in the shade,
Or with the tangles of Neæra's hair?
Fame is the spur that the clear spirit doth raise
(That last infirmity of noble mind)
To scorn delights and live laborious days;
But the fair guerdon when we hope to find,
And think to burst out into sudden blaze,
Comes the blind Fury with th'abhorred shears,
And slits the thin-spun life. "But not the praise,"
Phoebus replied, and touch'd my trembling ears;
"Fame is no plant that grows on mortal soil,
Nor in the glistering foil
Set off to th'world, nor in broad rumour lies,
But lives and spreads aloft by those pure eyes
And perfect witness of all-judging Jove;
As he pronounces lastly on each deed,
Of so much fame in Heav'n expect thy meed."

O fountain Arethuse, and thou honour'd flood,
Smooth-sliding Mincius, crown'd with vocal reeds,
That strain I heard was of a higher mood.
But now my oat proceeds,
And listens to the Herald of the Sea,
That came in Neptune's plea.
He ask'd the waves, and ask'd the felon winds,
"What hard mishap hath doom'd this gentle swain?"
And question'd every gust of rugged wings
That blows from off each beaked promontory.
They knew not of his story;
And sage Hippotades their answer brings,
That not a blast was from his dungeon stray'd;
The air was calm, and on the level brine
Sleek Panope with all her sisters play'd.
It was that fatal and perfidious bark,
Built in th'eclipse, and rigg'd with curses dark,
That sunk so low that sacred head of thine.

Next Camus, reverend sire, went footing slow,
His mantle hairy, and his bonnet sedge,
Inwrought with figures dim, and on the edge
Like to that sanguine flower inscrib'd with woe.
"Ah! who hath reft," quoth he, "my dearest pledge?"
Last came, and last did go,
The Pilot of the Galilean lake;
Two massy keys he bore of metals twain
(The golden opes, the iron shuts amain).
He shook his mitred locks, and stern bespake:
"How well could I have spar'd for thee, young swain,
Enow of such as for their bellies' sake
Creep and intrude, and climb into the fold?
Of other care they little reck'ning make
Than how to scramble at the shearers' feast
And shove away the worthy bidden guest.
Blind mouths! that scarce themselves know how to hold
A sheep-hook, or have learn'd aught else the least
That to the faithful herdman's art belongs!
What recks it them? What need they? They are sped;
And when they list their lean and flashy songs
Grate on their scrannel pipes of wretched straw,
The hungry sheep look up, and are not fed,
But, swoll'n with wind and the rank mist they draw,
Rot inwardly, and foul contagion spread;
Besides what the grim wolf with privy paw
Daily devours apace, and nothing said,
But that two-handed engine at the door
Stands ready to smite once, and smite no more".

Return, Alpheus: the dread voice is past
That shrunk thy streams; return, Sicilian Muse,
And call the vales and bid them hither cast
Their bells and flow'rets of a thousand hues.
Ye valleys low, where the mild whispers use
Of shades and wanton winds, and gushing brooks,
On whose fresh lap the swart star sparely looks,
Throw hither all your quaint enamel'd eyes,
That on the green turf suck the honied showers
And purple all the ground with vernal flowers.
Bring the rathe primrose that forsaken dies,
The tufted crow-toe, and pale jessamine,
The white pink, and the pansy freak'd with jet,
The glowing violet,
The musk-rose, and the well attir'd woodbine,
With cowslips wan that hang the pensive head,
And every flower that sad embroidery wears;
Bid amaranthus all his beauty shed,
And daffadillies fill their cups with tears,
To strew the laureate hearse where Lycid lies.
For so to interpose a little ease,
Let our frail thoughts dally with false surmise.
Ay me! Whilst thee the shores and sounding seas
Wash far away, where'er thy bones are hurl'd;
Whether beyond the stormy Hebrides,
Where thou perhaps under the whelming tide
Visit'st the bottom of the monstrous world,
Or whether thou, to our moist vows denied,
Sleep'st by the fable of Bellerus old,
Where the great vision of the guarded mount
Looks toward Namancos and Bayona's hold:
Look homeward Angel now, and melt with ruth;
And, O ye dolphins, waft the hapless youth.

Weep no more, woeful shepherds, weep no more,
For Lycidas, your sorrow, is not dead,
Sunk though he be beneath the wat'ry floor;
So sinks the day-star in the ocean bed,
And yet anon repairs his drooping head,
And tricks his beams, and with new spangled ore
Flames in the forehead of the morning sky:
So Lycidas sunk low, but mounted high
Through the dear might of him that walk'd the waves;
Where, other groves and other streams along,
With nectar pure his oozy locks he laves,
And hears the unexpressive nuptial song,
In the blest kingdoms meek of joy and love.
There entertain him all the Saints above,
In solemn troops, and sweet societies,
That sing, and singing in their glory move,
And wipe the tears for ever from his eyes.
Now, Lycidas, the shepherds weep no more:
Henceforth thou art the Genius of the shore,
In thy large recompense, and shalt be good
To all that wander in that perilous flood.

Thus sang the uncouth swain to th'oaks and rills,
While the still morn went out with sandals gray;
He touch'd the tender stops of various quills,
With eager thought warbling his Doric lay;
And now the sun had stretch'd out all the hills,
And now was dropp'd into the western bay;
At last he rose, and twitch'd his mantle blue:
To-morrow to fresh woods, and pastures new.
12.07.2026 - 00:28
7
Romantik Dönem demişken John Keats "Bright Star"ı unutmamak lazım. Şairin ve şiirinin hatırası olarak bu filmi tavsiye ederim. O dönemleri çok güzel yansıtmış.
12.07.2026 - 23:26