Google Maps vs "Ben yolu biliyorum."
"Ben hissediyorum" diye navigasyona kafa tutan insanlar var, bunlar genelde "Maps uzatıyor. Ben burayı biliyorum." dedikten 20 dakika sonra aynı benzin istasyonunun önünden üçüncü kez geçenler. Bunların can damarı "Kestirme biliyorum." cümlesinde gizlidir. Bu ilk insandan günümüze kadar akıp gelmiş cümle kurulduğu anda yolculuğun uzayacağını herkes bilir ama kimse itiraz etmez, çorbacı hedefiyle çıkılan yol lahmacuncuda soğan kokusuyla sonlanır.
Tabi AVM otoparkında arabasını kaybedenlere inat bir de yön duygusu gerçekten inanılmaz olan insanlar var. Bu uzaylıları bilmediği bir şehre bırakıyorsun, iki sokak geziyor, "Tamam çözdüm burayı." diyor. Bu nefes alan pusulalara buradan "yuh artık!"larımı gönderiyorum.
İstemem Ayrılık Boynumu Büksün vs Güle Güle Yavrum
Enerjini hak etmeyen insanlara ve olaylara gereğinden fazla anlam yüklememek herkesin kendine yapabileceği en büyük iyilik. Sürekli stres altında yaşamak hem zihni hem de bedeni yoruyor. "boşver" diyebilmek olmazsa olmaz bir özellik. Çünkü hayat zaten yeterince zor; onu daha da ağırlaştıran çoğu zaman dış dünya değil, zihnimizde büyüttüğümüz küçük şeyler oluyor.
Her tartışmaya girmemek, herkesi memnun etmeye çalışmamak, kontrol edemeyeceğin şeyleri olduğu gibi bırakabilmek uzun vadede zihin yapınızı nötrlüyor, daha dinginleşiyorsunuz. Belki de bu yüzden "umursamaz insanlar daha uzun yaşıyor" sözü hiç de abartılı değildir.
Toplum baskısı hissederim vs Toplumu hiç önemsemem
Bir erkek olarak "Toplumu hiç önemsemem" seçeneğine basıp geçtim, benim tuzum kuru. :)
Gelişmiş toplumlarla baskıcı toplumlar arasındaki en büyük fark teknoloji ya da ekonomi değil, bireye verilen değer. Bir insanın farklı olabilmesi, kendi hayatını seçebilmesi ve hata yapabilmesi sağlıklı toplumların temelidir. Sürekli baskıyla yaşayan toplumlar yaratıcılığı, sanatı, bilimi ve ilerlemeyi zamanla kendi elleriyle boğmaya başlıyor. Çünkü korkuyla büyüyen bir toplum, hiçbir zaman gerçekten özgür düşünemez.
Don't Talk to Strangers (1983) vs Mayın Tarlası (2004)
Benim Ronnie James Dio’yla ilk tanışmam Rainbow yıllarında yaptığı işlerle olmuştu. Özellikle Ritchie Blackmore’la birlikte ortaya koydukları karanlık ve büyülü atmosfer klasik hard rock’ın sınırlarını başka bir yere taşıyormuş, tabi çocukken dümdüz dinliyordum. Atmosfermiş, hard rockmış, karanlıkmış, bu tarz veriler henüz daha açılmamıştı.☺️ Ama yıllar içinde daha da içine girme fırsatım oldu. “Stargazer”, “A Light in the Black” ya da “Kill the King” gibi parçaları ilk dinlediğimde sadece güçlü bir vokal değil, adeta hikaye anlatan bir sesle karşılaşmıştım. Dio’nun sesi hem sert hem de melodikti; fantastik dünyaları, yalnızlığı ve mücadeleyi anlatırken insanı şarkının içine çekiyordu.
Rainbow döneminin en etkileyici tarafı bence Dio’nun müziğe kattığı epik ruhtu. O yıllarda rock müzikte pek rastlanmayan bir şiirsellik vardı sözlerinde. Bir yandan orta çağ masallarını andıran imgeler kullanıyor, diğer yandan çok insani duygular anlatıyordu. Bu yüzden Rainbow albümleri benim için sadece iyi gitar riflerinden ibaret olmadı; her dinlediğimde başka bir atmosferin içine giriyormuşum gibi hissettirdi. Özellikle “Rising” albümü, hala dönüp dönüp açtığım, yaşlandıkça daha da değerlenen kayıtlardan biri.
Sonrasında Black Sabbath ve solo kariyerinde de büyük işler yaptı ama benim için Dio’nun büyüsü hep Rainbow yıllarında başladı. Belki de onu ilk orada tanıdığım için o dönem ayrı bir yerde duruyor. Bugün bile eski Rainbow kayıtlarını açınca o dönemki heyecanı hissedebiliyorum; sanki müzik sadece dinlenmiyor da yaşanıyormuş gibi geliyor.