Sylvia Plath Amerikan Edebiyat tarihinin en önemli şairlerinden biridir. Onun şiirilerini anlamak için hayatını mutlaka bilmek gerekir çünkü Plath bizzat kendi hayatını anlatan itiraf şiirleri yazar. Bir diğer değişle şiirleri hayatının yansımasıdır. Plath hayatı boyunca problemli bir psikolojiyle yaşamıştır. Bu da onu intihar eğilimli bir insan haline getirmiştir. Bu manik depresif halleri Plath’ın babası Otto Plath’ın ölmesiyle başlar. Daha 10 yaşında iken intihar eder. 21 yaşında iken tekrardan intihar eder fakat 3 gün geçmesine rağmen ölmez ve sonra annesi tarafından bulunur. İşte bu Plath’ın hayatının dönüm noktalarından biri olmuştur. Aslında öldüğüne ve tekrardan hayata geldiğine inanır. Bu yüzden intihar etmek ve ölmemek şiirlerini çok etkilemiştir. 23 yaşında iken Amerikan Edebiyatı için önemli olan bir diğer şair Ted Hughes ile tanışır ve birbirlerine aşık olan bu iki şair evlenirler. Fakat Plath’ın kötü psikolojisi onu takip etmeye devam eder. Yazmayı çok seven Plath evliliği yüzünden üretemez hale gelir. Bir diğer sebebi ise Hughes’ın onu aldatmasıdır. Son bir defa daha intihar eder ve bu sefer ölür. Hayatının mutsuz ve depresif olmasından dolayı şiirleri ölüm sembolleriyle doludur. Geçmişi şiirlerinin ana temasıdır ve karamsarlıklarla doludur.
‘Lady Lazarus’ bu şiirlerine en güzel örneklerden biridir. Bu şiir insana okuduğunda Plath’ın 30 yıllık yaşam öyküsünün özetini verir gibi. Şiir: “I have done it again. One year in every ten I manage it” (1-3) mısralarıyla başlar. Her 10 yılda bir intihar ettiğini söyler. Hem geçmişi anlatırken bir yandan da gelecekte yapacaklarının sinyalini verir çünkü Plath bu şiiri yazdığında henüz 2 kez intihar etmişti. Daha sonra ilk seferki intiharının kazara olduğunu ama ikincisinin bilinçli olarak yapıldığından bahseder. Bana göre Plath gerçekten ölmek istemez. Bu konuda yazmak onun çok hoşuna gidiyor çünkü sahip olduğu tek güç intihar etmek. Ayrıca bilindiği gibi son intiharında bakıcı zamanında gelseydi Plath yine ölmeyecekti çünkü: “bu numarayı ara” diyerek doktorun numarasını bırakır. Plath son intiharında da yeniden hayata gelmeyi umut etmişti. Lazarus Jesus sayesinde yeniden hayata gelmiş olan incilden bir karakterdir. Kendisinin de onun gibi tekrardan hayata geleceğine, dokuz canlı olduğuna inanır fakat bunu son denemesinde başaramaz. Şiirde de bunu yazarak bu fikrimin doğru olduğunu gösteriyor, “Dying, is an art, / like everything else, I do it exceptionally well.” (43-45).
Şiirde ayrıca babasının Nazi kimliğini kullanırken kocasından da düşman olarak bahseder.
“Out of the ash / I rise with my red hair / And I eat men like air.” (79-81)
(küllerin arasından dogrulurum / kızıl saçlarımla / ve çıtır çıtır adam yerim.)
Sonuç olarak tek bir cümle ile özetlemek gerekirse, Plath’ın amacı ölmeyi değil ölememeyi başarmaktır. Parçalanmış kimliği şiirde kolaylıkla görülüyor. Kimliğinin yanında şiirde her şey kırılmıştır.
Dady, Morning Song, Blackberring’de Plat’ın karamsar ve karanlık şiirlerine örneklerdir.
Diğer bir yandan Virginia Woolf hep depresif ve bohem bir hayat yaşamıştır. Ayrıca kendisi daima çok yalnız hissederdi. Bu iki kadın yazar yazı stilleri ve sonları dolayısıyla çok fazla karşılaştırılır. Ve bu da Woolf'un intihar etmeden önce eşine bıraktığı nottur:
Leonard Woolf'a, 18 Mart 1941
Sevgilim, yine çıldırmak üzere olduğumdan eminim. Yaşadığım o korkunç anlara geri dönemem artık. Bu kez iyileşemeyeceğim. Sesler duymaya başladım, hiçbir şeye odaklanamıyorum. Bu yüzden yapabileceğimin en iyisi olduğunu düşündüğüm şeyi yapıyorum. Sen bana verilebilecek en büyük mutluluğu verdin. Benim her şeyim oldun. Bu korkunç hastalık beni bulmadan önce birlikte bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemezdim. Artık savaşacak gücüm kalmadı. Hayatını mahvettiğimin farkındayım, ben olmazsam rahatça çalışabileceğini de biliyorum. Bunu sen de göreceksin. Görüyorsun ya, bunu bile düzgün yazamıyorum. Okuyamıyorum. Söylemek istediğim şu ki, yaşadığım her mutluluğu sana borçluyum. Bana hep sabır gösterdin, çok iyi davrandın. Demek istediğim, bunları herkes biliyor. Eğer biri beni kurtarabilseydi, o kişi sen olurdun. Bir tek senin iyiliğinden eminim, onun dışında her şey terk etti beni. Hayatını mahvetmeye devam edemem. Birlikte bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemiyorum.
Gene yaptım, gene yaptım işte.
On yılda bir kere
Beceririm bunu ben –
Bir çeşit ayaklı mucize, tenim
Bir Nazi abajuru kadar parlak,
Sağ ayağım
Kağıt üstüne ağırlık,
Yüzüm hiçbir özelliği olmayan, halis
Yahudi keteni, en incesinden.
Kaldır o örtüyü
Sevgili düşmanım.
Korkuttum mu yoksa?
Göz ve burun oyuklarımla, otuz iki dişimle?
Sasımış soluğum
Yok olur gider bir günde.
Pek yakında, evet pek yakında
Mezar inimin yediği etim
Gene üstümde olacak eve gittiğimde.
Bir kadın olacağım yine, yüzümde gülümseme.
Otuzundayım daha.
Kedi gibi dokuz canım var hem de.
Bununla üç etti.
Ne pis iş bu
Silip, yok etmek her on yılı böyle.
Milyonlarca lif, milyonlarca.
Ağızlarında fındık fıstık çatur çutur, itişip
Kakışıyor kalabalık, görmek için ellerimin, ayaklarımın
Açığa çıkarılışını.
Baylar, bayanlar!
Böyle striptiz görmediniz.
Bunlar ellerim.
Bunlar da dizlerim.
Bir deri bir kemiğim belki,
Ama, aynı kadınım işte, tıpatıp aynı.
İlk kez olduğunda on yaşındaydım ben.
Kazaydı.
İkincisinde, işi bitirmeye
Ve bir daha dönmemeye öyle kararlıydım ki.
Kapatmıştım kendimi,
Sallanıyordum deniz kabuğu gibi.
Seslenmek, durmadan seslenmek, bir de ayıklamak
Zorunda kaldılar üstüme inciler gibi yapışmış kurtları.
Ölmek,
Herşey gibi, bir sanattır,
Bu konuda yoktur üstüme.
Öyle ustaca yaparım ki cehennem gibi gelir.
Öyle ustaca yaparım ki gerçekmiş gibi gelir.
Bir talebim olduğunu bile söyleyebilirsiniz.
Öyle kolay ki bir hücrede bile yapabilirsiniz.
Öyle kolay ki yaparsınız ve kımıldamazsınız.
Benim canıma okuyan
Aynı yere, aynı surata,
Aynı şaşkın, hayvansı
'Bu bir mucize! Mucize! '
Haykırışlarına güpegündüz
Görkemli bir dönüş yapmak.
Bir bedeli var
Yaralarıma bakmanın, kalp atışlarımı
Dinlemenin bir bedeli var –
Tıkır tıkır çalışıyor işte.
Bedeli var, hem de ne bedeli var,
Bir sözcüğümün ya da bir dokunuşumun
Ya da kanımdan bir damlanın
Ya da saçımın bir telinin ya da bir parçasının elbisemin.
Ya, işte böyle, Herr Doktor.
İşte böyle, Herr Düşman.
Beni siz yarattınız.
Ben sizin kıymetli eşyanız.
Eriyip bir çığlığa dönüşen
Som altından bebeğiniz.
Dönüyor, yanıyorum.
Yüksek alakalarınızı küçümsüyorum sanmayın.
Karıştırıp durduğunuz
Küller, küller –
Et, kemik, yok orada başka bir şey –
Bir kalıp sabun,
Bir alyans,
Bir de altından diş dolgusu.
Herr Tanrı, Herr Şeytan
Aman dikkat
Aman dikkat
Ben diriliyorum, kalkıyorum işte
Küllerin arasından kızıl saçlarımla
Ve insan yiyorum, hava solurcasına.
Sylvia Plath
Sylvia Plath'ın şiirleri olumsuz, itiraf niteliğinde ve kırılmış kimliğinin yansıması olarak ölüm sembolleriyle doludur. "Lady Lazarus", tüm bu özelliklere iyi bir örnektir. Kendisini Lazarus ile özdeşleştirir - İncil'in Yuhanna bölümüne göre Lazarus öldükten dört gün sonra İsa tarafından diriltilmiştir - ve intihar ettikten sonra tekrar tekrar hayata döneceğine inanır. Aslında gerçekten ölmek istemediği, ancak yaşadığı durumu yazmaktan hoşlandığı açıkça görülmektedir. Ayrıca geçmişinden hiçbir zaman kurtulamadığı ve bunun şiirlerini her zaman etkilediği de görülmektedir. Bu yüzden şiirleri, Plath'ın yaşamının izlerini taşıdıkları için itiraf şiiri olarak kabul edilir.
Sylvia 1956 yılında Cambridge'de burslu okuyan, şair olma hayalleri ve tutkusu içinde, yetenekli, hırslı bir genç kız. Yayın hayatına atılacak edebiyat dergisi için verilen partide ingiliz şair Ted Hughes ile tanışır. Şiirlerini yarışmalara, çeşitli yayınevlerine gönderirler. Ted New York şiir ödülünü kazanınca, Amerika'ya giderler. Ted şair olarak hızla mesafe alırken, yaşamaları için gerekli parayı sağlamak üzere İngilizce öğretmenliği yapan Sylvia, ev ve iş arasında bunalmakta, yorulmakta ve sıkışmaktadır. Hiçbir şey yazamamaktadır. Bu arada, Ted'in başka kadınlarla ilişkisi olduğundan duyduğu kuşkular da genç kadının bunalımını derinleştirir. Ted, Sylvia'nın kıskançlıkları üzerine ondan daha da uzaklaşmaya başlarken, birbirlerini ciddi biçimde kırmaya, zedelemeye başlarlar. Çözüm olarak Londra'ya dönerler. Peş peşe iki çocukları olur. Ted edebiyat çevrelerinde isim yapmaya başlar. Nihayet Sylvia'nın bir şiiri de ilgi görür. Devon'a yerleşmeye karar verince Londra'daki dairelerini David ve Assia adlı bir şair çifte kiraya verirler. Ted ve Assia'nın yakınlaşması Sylvia için bardağı taşıran son damla olur. İki çocuğunu alarak evi terk edip Londra'ya döner. Bu, şair ve yazar olarak kısa yaşamının en verimli dönemidir. 1963 yılında, iki çocuğuna ekmek ve süt bırakarak, odalarının camını açar. Ardından mutfağa gidip, kafasını havagazlı fırının içine sokarak yaşamına son verir.
- Yaşadığı toplumun değerleri ile uzlaşamadığı için yabancı kalmış olan deha. Bir nevi iç sürgün olmuştur yaşadığı topraklarda.
- İlk intihar deneyimi bir şiir sınıfına kabul edilmemesi üstüne oldu.
- Akıl hastalığı teşhisiyle aylarca akıl hastanesinde yatmış bir insan,
- Eserlerinde sürekli kendi hayatına göndermeler yapıyor.
- Geçmişi-tarihi şiirlerinde kullanıyor ve şimdiki haliyle birleştiriyor.
- Gizdökümcü/itirafçı şairliğin ayırt edici niteliği sadece kişinin kendi deneyimlerini ifade etmesi değil, aynı zamanda onları tekrar tekrar yaşaması, rahatsızlığı sözcüklerle yeniden oluşturmasıdır.
Ölümün bir sanat olduğunu düşünüyor. Lady Lazarus şiirinde geçmişinde iki kez daha intihara kalkışmış olmasını da yazmış. Hughes'ı düşman olarak adlandırıyor ve ölüp ölüp tekrar hayata döndüğünü ima ediyor. Sylvia Plath aslında tamamen ölmeyeceğini bir şekilde tekrar hayata geleceğine inanıyor. Üçüncü intihar denemesinde bazı yorumlara göre çocuk bakıcısının gelip onu kurtaracağını düşünür çünkü bu numarayı arayın diyerek telefonun yanına doktorun numarasını yazar. Bu da onun belki de intihar etmiş olup tekrar kurtularak bunu da yazmak istemesi diye yorumlayabiliriz ki çok mantıklı olur. Bu şiirde de bahsettiği gibi mucizevî bir şekilde geri geldiğini söylüyor. Tekrar hayata döneceğine yani dirileceğine inanır. Lazarus: geçmişten bir karakterdir ve şiirin metaphorudur. İncil'de isa'nın diriltip yeniden hayata döndürdüğü biridir. En büyük gücü intihar etmek. Patriarchal elemetlerin olması önemli. Ölüm onun için çok önemli olduğu için şiirlerinde ölüm teması, geçmişinin itirafları, ve hayatını nasıl etkilediğini şiirlerinde kolaylıkla görebiliriz. Bu Lady Lazarus şiiri de hem hayatının kısa bir özeti, hem geçmişinin şimdiki zamanına etkisi, hem de gelecekte yapabilecekleri hakkındadır: İntihar. Kendini nasıl öldürdüğünü ve tekrar hayata nasıl döndüğünden bahsediyor.
Daddy, Babacığım şiiri: Elektra kompleksine bağlı olarak, babasının ölümünü kendisine karşı sevgisizliğine yoran Plath Daddy'de babasıyla eşi Ted Hughes'u özdeşleştirir. Bir nazi subayı olan babası evde de nazi tavırlarını sürdürmüş. Eşi ve babası için vampire imgesini kullanıyor. Daddy kelimesi hem metaphor hem imagery hem de irony dir.
Ölümünden bir kaç gün önce ya da başka bir deyişle yaşamının son bir kaç gününde yazdığı şiir Edge’dir Sylvia Plath’ın şiirleri çok fazla kişiseldir. Yine bu şiirinde kendisinden ve çocuklarından bahsediyor. İntiharından 4 gün önce yazmıştır. Buradaki Edge onun hayatının kenarını simgeliyor. Şimdi hayatının kenarında ve bir kez daha intihar edecek, yine bu şiirde de geleceğiyle ilgili işaret verirken bir kez daha geçmişinin onun yaşadığı ana nasıl etki ettiğine şahit oluyoruz. O böyle şeylere zaten alışıktı derken kendisinden bahsediyor.
Morning Song: Yine Plath'ın broken identity si bu şiirde broken imagery ile karşımıza çıkıyor. Şiir Plath ailesini şiirde müzeye benzetiyor ve şiir bebeğinin doğmasıyla alakalı. Bebek yeni bir statue gibi ve koleksiyonun yeni bir parçası. Şiirde anne ve çocuğun ilişkisi çok garip. Plath kendisinin çocuğun annesi olarak değil bulut olarak adlandırıyor. Hughes gibi Plath da şiirlerinde natural elements kullanıyor fakat Hughes kadar değil. Hughes doğayı çok sevdiği için çok daha fazla kullanıyor. Çocuğu doğduğu için mutlu ama endişeli bu yüzden de bu şiir de postpartum var yani depression after giving birth; biraz karamsar bir şiirdir.
Sabah Şarkısı (Morning Song)
Semiz altın bir saat gibi ayarladı seni aşk.
Şamarladı ayak tabanlarını ebe, ve cavlak çığlığın
Elementlerin arasında aldı yerini.
Seslerimiz yankılanır, gelişini büyütür. Yeni heykel.
Cereyanlı bir müzede, çıplaklığın
Gölgeler güvenliğimizi. Duvarlar gibi bomboş dururuz etrafta.
Rüzgârın elinde yavaş silinmesini
Yansıtacak bir ayna damıtan o buluttan daha fazla
Annen değilim artık.
Bütün gece pervane nefesin
Oynaşır o yassı pembe güllerin arasında. Uyanır dinlerim:
Uzak bir deniz kımıldar kulağımda.
Bir çığlık, ve sendelerim yataktan, inek kadar ağır ve çiçeksi
Viktoryan geceliğimde.
Bir kedininki gibi temizce açılır ağzın. Pencere çerçevesi
Beyazlar ve yutar donuk yıldızlarını. Ve şimdi denersin
Avuç dolusu notalarını;
Berrak sesli harfler yükselir balonlar gibi.
(1961)
Kenar (Edge)
Kusursuzlaştırdı kadın
Kendi ölümünü.
Kuşanmış bedeni başarmanın gülüşünü.
Bir Yunan gerekliliğinin yanılsaması
Akar harmanisinin kıvrımlarında.
Çıplak
Ayakları konuşur sanki:
Çok yol aldık, sonuna geldik.
Kıvrılmış her ölü çocuk, beyaz bir yılan,
Şimdi boşalmış
Küçük süt sürahisi yanında.
Kadın katlayıp onları
Geri soktu bedenine gül yaprakları gibi.
Kapanırdı gül kaskatı kesilen bahçede
O gece çiçeğinin şirin ve derin gırtlağından
Yükselen kokular kanarken.
Kemik kukuletasından dikkatle bakan
Ay için üzülecek bir şey yoktur.
Bu tür şeylere alışkındır.
Karanlıkları çatırdar ve sürüklenir.
Nilgün Marmara'yı hiç duydunuz mu? 1958 yılında İstanbul'da doğdu ve yüksek öğrenimini Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde tamamladı. Sylvia Plath üzerine incelemeler yaptı ama sadece inceleme yapmakla kalmadı. Sylvia Plath'ın yazım tarzından ve hayatından çok etkinlendi ve onun gibi genç yaşta hayatına son verdi.
Nilgün Marmara, Burada daha ne kadar öleceğim?
Burada daha ne kadar öleceğim?
Yeryüzüyle gökyüzünün aracısı olarak bulutu haraca kestiğiniz yerde?
Ben size alışamam.
Tehdit: koltuğunuzun bedeninizle dolmaması.
Tehdit: bir merdivenin uygunsuz konumu, gözüme saldıran güneş ışınlarında yüzünüzün yok oluşu.
Ağlıyordum, onu gönlümde isterdim ve sadece orada.
Öylesine yoksulluk, bir sevi düşünün bu kadar yayılması günlere, hiç karşılıksız…
Ağlıyorduk.
Ben bu ıslaklığı tanıyordum, düşümde böyle düşünüyordum size dokunurken.
Siz bu ıslaklığı tanıyordunuz, düşümde böyle düşünüyordunuz.
Nasıl biliyorduk, nasıl?
Her ışıltılı anın acı yükünü, ülkemizin sonsuzca yumuşayarak kuraklıktan kurtulduğunu: bu gözyaşlarının susulmuş her çığlık, beklenmiş her sevinç için, onun için bu kadar akıcı, saran ve parlak.
Delilik sevgilim, bir sözcük üzerine kurulmuyor, var olanı dürtüyor, eşeliyor, o bölgede yer ediniyor.
Bir sabah, bedenimin tüm hücrelerini ele geçirmiş bir acıyla uyanıyorum, bundan böyle, nereye baktığı bilinmeyen gözlerinizle her karşılaştığımda katlanacak bir acıyla.
Onu sürükleyeceğim. Sürükleyeceğim ki açığa çıkarılamayacak, tanımlanabilir gün ve gecelere maledilemeyecek bir sevi karabasanından aldığım pay, saygısını bulsun içkin dünyasında “Ben”in.
‘Lady Lazarus’ bu şiirlerine en güzel örneklerden biridir. Bu şiir insana okuduğunda Plath’ın 30 yıllık yaşam öyküsünün özetini verir gibi. Şiir: “I have done it again. One year in every ten I manage it” (1-3) mısralarıyla başlar. Her 10 yılda bir intihar ettiğini söyler. Hem geçmişi anlatırken bir yandan da gelecekte yapacaklarının sinyalini verir çünkü Plath bu şiiri yazdığında henüz 2 kez intihar etmişti. Daha sonra ilk seferki intiharının kazara olduğunu ama ikincisinin bilinçli olarak yapıldığından bahseder. Bana göre Plath gerçekten ölmek istemez. Bu konuda yazmak onun çok hoşuna gidiyor çünkü sahip olduğu tek güç intihar etmek. Ayrıca bilindiği gibi son intiharında bakıcı zamanında gelseydi Plath yine ölmeyecekti çünkü: “bu numarayı ara” diyerek doktorun numarasını bırakır. Plath son intiharında da yeniden hayata gelmeyi umut etmişti. Lazarus Jesus sayesinde yeniden hayata gelmiş olan incilden bir karakterdir. Kendisinin de onun gibi tekrardan hayata geleceğine, dokuz canlı olduğuna inanır fakat bunu son denemesinde başaramaz. Şiirde de bunu yazarak bu fikrimin doğru olduğunu gösteriyor, “Dying, is an art, / like everything else, I do it exceptionally well.” (43-45).
Şiirde ayrıca babasının Nazi kimliğini kullanırken kocasından da düşman olarak bahseder.
“Out of the ash / I rise with my red hair / And I eat men like air.” (79-81)
(küllerin arasından dogrulurum / kızıl saçlarımla / ve çıtır çıtır adam yerim.)
Sonuç olarak tek bir cümle ile özetlemek gerekirse, Plath’ın amacı ölmeyi değil ölememeyi başarmaktır. Parçalanmış kimliği şiirde kolaylıkla görülüyor. Kimliğinin yanında şiirde her şey kırılmıştır.
Dady, Morning Song, Blackberring’de Plat’ın karamsar ve karanlık şiirlerine örneklerdir.
Diğer bir yandan Virginia Woolf hep depresif ve bohem bir hayat yaşamıştır. Ayrıca kendisi daima çok yalnız hissederdi. Bu iki kadın yazar yazı stilleri ve sonları dolayısıyla çok fazla karşılaştırılır. Ve bu da Woolf'un intihar etmeden önce eşine bıraktığı nottur:
Leonard Woolf'a, 18 Mart 1941
Sevgilim, yine çıldırmak üzere olduğumdan eminim. Yaşadığım o korkunç anlara geri dönemem artık. Bu kez iyileşemeyeceğim. Sesler duymaya başladım, hiçbir şeye odaklanamıyorum. Bu yüzden yapabileceğimin en iyisi olduğunu düşündüğüm şeyi yapıyorum. Sen bana verilebilecek en büyük mutluluğu verdin. Benim her şeyim oldun. Bu korkunç hastalık beni bulmadan önce birlikte bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemezdim. Artık savaşacak gücüm kalmadı. Hayatını mahvettiğimin farkındayım, ben olmazsam rahatça çalışabileceğini de biliyorum. Bunu sen de göreceksin. Görüyorsun ya, bunu bile düzgün yazamıyorum. Okuyamıyorum. Söylemek istediğim şu ki, yaşadığım her mutluluğu sana borçluyum. Bana hep sabır gösterdin, çok iyi davrandın. Demek istediğim, bunları herkes biliyor. Eğer biri beni kurtarabilseydi, o kişi sen olurdun. Bir tek senin iyiliğinden eminim, onun dışında her şey terk etti beni. Hayatını mahvetmeye devam edemem. Birlikte bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemiyorum.
Gene yaptım, gene yaptım işte.
On yılda bir kere
Beceririm bunu ben –
Bir çeşit ayaklı mucize, tenim
Bir Nazi abajuru kadar parlak,
Sağ ayağım
Kağıt üstüne ağırlık,
Yüzüm hiçbir özelliği olmayan, halis
Yahudi keteni, en incesinden.
Kaldır o örtüyü
Sevgili düşmanım.
Korkuttum mu yoksa?
Göz ve burun oyuklarımla, otuz iki dişimle?
Sasımış soluğum
Yok olur gider bir günde.
Pek yakında, evet pek yakında
Mezar inimin yediği etim
Gene üstümde olacak eve gittiğimde.
Bir kadın olacağım yine, yüzümde gülümseme.
Otuzundayım daha.
Kedi gibi dokuz canım var hem de.
Bununla üç etti.
Ne pis iş bu
Silip, yok etmek her on yılı böyle.
Milyonlarca lif, milyonlarca.
Ağızlarında fındık fıstık çatur çutur, itişip
Kakışıyor kalabalık, görmek için ellerimin, ayaklarımın
Açığa çıkarılışını.
Baylar, bayanlar!
Böyle striptiz görmediniz.
Bunlar ellerim.
Bunlar da dizlerim.
Bir deri bir kemiğim belki,
Ama, aynı kadınım işte, tıpatıp aynı.
İlk kez olduğunda on yaşındaydım ben.
Kazaydı.
İkincisinde, işi bitirmeye
Ve bir daha dönmemeye öyle kararlıydım ki.
Kapatmıştım kendimi,
Sallanıyordum deniz kabuğu gibi.
Seslenmek, durmadan seslenmek, bir de ayıklamak
Zorunda kaldılar üstüme inciler gibi yapışmış kurtları.
Ölmek,
Herşey gibi, bir sanattır,
Bu konuda yoktur üstüme.
Öyle ustaca yaparım ki cehennem gibi gelir.
Öyle ustaca yaparım ki gerçekmiş gibi gelir.
Bir talebim olduğunu bile söyleyebilirsiniz.
Öyle kolay ki bir hücrede bile yapabilirsiniz.
Öyle kolay ki yaparsınız ve kımıldamazsınız.
Benim canıma okuyan
Aynı yere, aynı surata,
Aynı şaşkın, hayvansı
'Bu bir mucize! Mucize! '
Haykırışlarına güpegündüz
Görkemli bir dönüş yapmak.
Bir bedeli var
Yaralarıma bakmanın, kalp atışlarımı
Dinlemenin bir bedeli var –
Tıkır tıkır çalışıyor işte.
Bedeli var, hem de ne bedeli var,
Bir sözcüğümün ya da bir dokunuşumun
Ya da kanımdan bir damlanın
Ya da saçımın bir telinin ya da bir parçasının elbisemin.
Ya, işte böyle, Herr Doktor.
İşte böyle, Herr Düşman.
Beni siz yarattınız.
Ben sizin kıymetli eşyanız.
Eriyip bir çığlığa dönüşen
Som altından bebeğiniz.
Dönüyor, yanıyorum.
Yüksek alakalarınızı küçümsüyorum sanmayın.
Karıştırıp durduğunuz
Küller, küller –
Et, kemik, yok orada başka bir şey –
Bir kalıp sabun,
Bir alyans,
Bir de altından diş dolgusu.
Herr Tanrı, Herr Şeytan
Aman dikkat
Aman dikkat
Ben diriliyorum, kalkıyorum işte
Küllerin arasından kızıl saçlarımla
Ve insan yiyorum, hava solurcasına.
Sylvia Plath
Sylvia Plath'ın şiirleri olumsuz, itiraf niteliğinde ve kırılmış kimliğinin yansıması olarak ölüm sembolleriyle doludur. "Lady Lazarus", tüm bu özelliklere iyi bir örnektir. Kendisini Lazarus ile özdeşleştirir - İncil'in Yuhanna bölümüne göre Lazarus öldükten dört gün sonra İsa tarafından diriltilmiştir - ve intihar ettikten sonra tekrar tekrar hayata döneceğine inanır. Aslında gerçekten ölmek istemediği, ancak yaşadığı durumu yazmaktan hoşlandığı açıkça görülmektedir. Ayrıca geçmişinden hiçbir zaman kurtulamadığı ve bunun şiirlerini her zaman etkilediği de görülmektedir. Bu yüzden şiirleri, Plath'ın yaşamının izlerini taşıdıkları için itiraf şiiri olarak kabul edilir.
- Yaşadığı toplumun değerleri ile uzlaşamadığı için yabancı kalmış olan deha. Bir nevi iç sürgün olmuştur yaşadığı topraklarda.
- İlk intihar deneyimi bir şiir sınıfına kabul edilmemesi üstüne oldu.
- Akıl hastalığı teşhisiyle aylarca akıl hastanesinde yatmış bir insan,
- Eserlerinde sürekli kendi hayatına göndermeler yapıyor.
- Geçmişi-tarihi şiirlerinde kullanıyor ve şimdiki haliyle birleştiriyor.
- Gizdökümcü/itirafçı şairliğin ayırt edici niteliği sadece kişinin kendi deneyimlerini ifade etmesi değil, aynı zamanda onları tekrar tekrar yaşaması, rahatsızlığı sözcüklerle yeniden oluşturmasıdır.
Ölümün bir sanat olduğunu düşünüyor. Lady Lazarus şiirinde geçmişinde iki kez daha intihara kalkışmış olmasını da yazmış. Hughes'ı düşman olarak adlandırıyor ve ölüp ölüp tekrar hayata döndüğünü ima ediyor. Sylvia Plath aslında tamamen ölmeyeceğini bir şekilde tekrar hayata geleceğine inanıyor. Üçüncü intihar denemesinde bazı yorumlara göre çocuk bakıcısının gelip onu kurtaracağını düşünür çünkü bu numarayı arayın diyerek telefonun yanına doktorun numarasını yazar. Bu da onun belki de intihar etmiş olup tekrar kurtularak bunu da yazmak istemesi diye yorumlayabiliriz ki çok mantıklı olur. Bu şiirde de bahsettiği gibi mucizevî bir şekilde geri geldiğini söylüyor. Tekrar hayata döneceğine yani dirileceğine inanır. Lazarus: geçmişten bir karakterdir ve şiirin metaphorudur. İncil'de isa'nın diriltip yeniden hayata döndürdüğü biridir. En büyük gücü intihar etmek. Patriarchal elemetlerin olması önemli. Ölüm onun için çok önemli olduğu için şiirlerinde ölüm teması, geçmişinin itirafları, ve hayatını nasıl etkilediğini şiirlerinde kolaylıkla görebiliriz. Bu Lady Lazarus şiiri de hem hayatının kısa bir özeti, hem geçmişinin şimdiki zamanına etkisi, hem de gelecekte yapabilecekleri hakkındadır: İntihar. Kendini nasıl öldürdüğünü ve tekrar hayata nasıl döndüğünden bahsediyor.
Daddy, Babacığım şiiri: Elektra kompleksine bağlı olarak, babasının ölümünü kendisine karşı sevgisizliğine yoran Plath Daddy'de babasıyla eşi Ted Hughes'u özdeşleştirir. Bir nazi subayı olan babası evde de nazi tavırlarını sürdürmüş. Eşi ve babası için vampire imgesini kullanıyor. Daddy kelimesi hem metaphor hem imagery hem de irony dir.
Ölümünden bir kaç gün önce ya da başka bir deyişle yaşamının son bir kaç gününde yazdığı şiir Edge’dir Sylvia Plath’ın şiirleri çok fazla kişiseldir. Yine bu şiirinde kendisinden ve çocuklarından bahsediyor. İntiharından 4 gün önce yazmıştır. Buradaki Edge onun hayatının kenarını simgeliyor. Şimdi hayatının kenarında ve bir kez daha intihar edecek, yine bu şiirde de geleceğiyle ilgili işaret verirken bir kez daha geçmişinin onun yaşadığı ana nasıl etki ettiğine şahit oluyoruz. O böyle şeylere zaten alışıktı derken kendisinden bahsediyor.
Morning Song: Yine Plath'ın broken identity si bu şiirde broken imagery ile karşımıza çıkıyor. Şiir Plath ailesini şiirde müzeye benzetiyor ve şiir bebeğinin doğmasıyla alakalı. Bebek yeni bir statue gibi ve koleksiyonun yeni bir parçası. Şiirde anne ve çocuğun ilişkisi çok garip. Plath kendisinin çocuğun annesi olarak değil bulut olarak adlandırıyor. Hughes gibi Plath da şiirlerinde natural elements kullanıyor fakat Hughes kadar değil. Hughes doğayı çok sevdiği için çok daha fazla kullanıyor. Çocuğu doğduğu için mutlu ama endişeli bu yüzden de bu şiir de postpartum var yani depression after giving birth; biraz karamsar bir şiirdir.
Sabah Şarkısı (Morning Song)
Semiz altın bir saat gibi ayarladı seni aşk.
Şamarladı ayak tabanlarını ebe, ve cavlak çığlığın
Elementlerin arasında aldı yerini.
Seslerimiz yankılanır, gelişini büyütür. Yeni heykel.
Cereyanlı bir müzede, çıplaklığın
Gölgeler güvenliğimizi. Duvarlar gibi bomboş dururuz etrafta.
Rüzgârın elinde yavaş silinmesini
Yansıtacak bir ayna damıtan o buluttan daha fazla
Annen değilim artık.
Bütün gece pervane nefesin
Oynaşır o yassı pembe güllerin arasında. Uyanır dinlerim:
Uzak bir deniz kımıldar kulağımda.
Bir çığlık, ve sendelerim yataktan, inek kadar ağır ve çiçeksi
Viktoryan geceliğimde.
Bir kedininki gibi temizce açılır ağzın. Pencere çerçevesi
Beyazlar ve yutar donuk yıldızlarını. Ve şimdi denersin
Avuç dolusu notalarını;
Berrak sesli harfler yükselir balonlar gibi.
(1961)
Kenar (Edge)
Kusursuzlaştırdı kadın
Kendi ölümünü.
Kuşanmış bedeni başarmanın gülüşünü.
Bir Yunan gerekliliğinin yanılsaması
Akar harmanisinin kıvrımlarında.
Çıplak
Ayakları konuşur sanki:
Çok yol aldık, sonuna geldik.
Kıvrılmış her ölü çocuk, beyaz bir yılan,
Şimdi boşalmış
Küçük süt sürahisi yanında.
Kadın katlayıp onları
Geri soktu bedenine gül yaprakları gibi.
Kapanırdı gül kaskatı kesilen bahçede
O gece çiçeğinin şirin ve derin gırtlağından
Yükselen kokular kanarken.
Kemik kukuletasından dikkatle bakan
Ay için üzülecek bir şey yoktur.
Bu tür şeylere alışkındır.
Karanlıkları çatırdar ve sürüklenir.
Sylvia Plath (1932-1963, ABD)
Nilgün Marmara, Burada daha ne kadar öleceğim?
Burada daha ne kadar öleceğim?
Yeryüzüyle gökyüzünün aracısı olarak bulutu haraca kestiğiniz yerde?
Ben size alışamam.
Tehdit: koltuğunuzun bedeninizle dolmaması.
Tehdit: bir merdivenin uygunsuz konumu, gözüme saldıran güneş ışınlarında yüzünüzün yok oluşu.
Ağlıyordum, onu gönlümde isterdim ve sadece orada.
Öylesine yoksulluk, bir sevi düşünün bu kadar yayılması günlere, hiç karşılıksız…
Ağlıyorduk.
Ben bu ıslaklığı tanıyordum, düşümde böyle düşünüyordum size dokunurken.
Siz bu ıslaklığı tanıyordunuz, düşümde böyle düşünüyordunuz.
Nasıl biliyorduk, nasıl?
Her ışıltılı anın acı yükünü, ülkemizin sonsuzca yumuşayarak kuraklıktan kurtulduğunu: bu gözyaşlarının susulmuş her çığlık, beklenmiş her sevinç için, onun için bu kadar akıcı, saran ve parlak.
Delilik sevgilim, bir sözcük üzerine kurulmuyor, var olanı dürtüyor, eşeliyor, o bölgede yer ediniyor.
Bir sabah, bedenimin tüm hücrelerini ele geçirmiş bir acıyla uyanıyorum, bundan böyle, nereye baktığı bilinmeyen gözlerinizle her karşılaştığımda katlanacak bir acıyla.
Onu sürükleyeceğim. Sürükleyeceğim ki açığa çıkarılamayacak, tanımlanabilir gün ve gecelere maledilemeyecek bir sevi karabasanından aldığım pay, saygısını bulsun içkin dünyasında “Ben”in.
Yaslı yüreğimin utangaç itirafı: “Sizi sevmekte ölüyorum”
Mart, 1982
Nilgün MARMARA