İkisi de benim göz bebeğim. İkisi de benim kıymetlim. Hangisini diğerine tercih edebilirim ki? Bu iki romanda kendimden çok şey buluyorum o yüzden onları her okuduğumda veya filmlerini her izlediğimde gözlerim dalar gider uzaklara. Kısacası ben karar vermedim hangisinin daha etkili olduğuna. Notlarımı okuduktan sonra siz varın ikisinin farkına.
Beyaz Gemi: Bir Cengiz Aytmatov klasiğidir. O kadar hüzünlü ve duygusaldır ki hikayesi yüreğinizden dolup taşar bu kitap ve içinize sığmaz bir türlü. Bir çocuğun en masum hayalini ve umudunu iliklerimize kadar hissederiz. SPOILER! Bir umudu vardı çocuğun ama alıp götürdüler ondan habersiz. Umutsuz kalan o güzelim masum yavru, hiçbir zaman yanında olamayan babasına artık kavuşmak ister. Beyaz gemideki denizci babasına. Bunun için ne yapmalıdır? Nasıl kavuşmalıdır ona? En iyisi balık olmak. Balık olunca beyaz gemiye kavuşacak ve hiçbir zaman bulamadığı sevginin ve umudun kollarına kendini bırakacak. Umut olmadan hayat olmazdı ki. Biri olmazsa diğeri de olamazdı illa ki. İşte böylece bıraktı kendini serin sulara. Hayalleri, umutları çalınmış; bir bilinmezliğe balık olup yelken açmış kanadı kırık bir masumun hikayesidir bu. En acı, en derin hislerin birbirine karıştığı anlarda bir ses geliyor uzaklardan ve diyor ki:
''Merhaba beyaz gemi, benim gelen!''
Koku: SPOILER! Herkesin bir kokusu vardı ama bir tek Jean-Baptiste Grenouille'ün kokusu yoktu. Annesinin bile kokusunu içine çekememiş ve ne yazık ki pis kokularla dünyaya gelmiş talihsiz bir çocuktu o. Bu talihsizliğinin yanı sıra inanılmaz bir koku yeteneği vardı. Bu yeteneğini kendisi için dünyadaki en güzel kokuyu meydana getirerek kullanmak istedi. Sadece kendisine ait bir kokusu olsun istemişti. Kendi parfümü sayesinde insanların gözünde dünyadaki en güçlü insan olmuştu ve hatta tanrılığa kadar erişebilecek iken o doğduğu bataklıkta kendini hiçliğe terk etti. Çünkü her şey sahteydi. Kimse tarafından gerçekten sevilmemiş ve bu yüzden sevmenin ne demek olduğunu bilememiş hüzünlü bir yürekti onunkisi. Bu değersizlik hissini daha fazla yaşamamak için, bu dünyada sanki hiç yaşamamış gibi kendini soyutlamayı tercih etti ve yok olup gitti bir bilinmezliğe doğru sesini bile çıkarmadan. Üzülmemek elimde değil. Jean-Baptiste için çok üzülürüm ama bir o kadar da ona saygı duyarım. Herkes tarafından sahte bir şekilde sevilmektense hiç sevilmemeyi ve değersizliğimle yalnız başıma ölmeyi ben de tercih ederim.
SPOIL :)
Jean-Baptiste’ın cinayet işleme motivasyonu, kokuları sonsuza kadar koruma ve şimdiye kadarki en mükemmel parfümü yaratma saplantısından kaynaklanır. Bakire genç kadınları öldürmeye başlar; ancak bunu bedenleri için değil, onların kokularını toplamak için yapar. Dexter gibi Jean-Baptiste de cinsel ilişkiyle ilgilenmez. Kadınları bağımlılığı yüzünden öldürür ve kurbanlarının kokularını toplar.
Jean-Baptiste, hayatta artık hiçbir amacı kalmadığı için intihar eder. Amacına ulaşmış, kusursuz bir koku yaratmış ve yaşadığı toplumdaki herkesin hayranlığını kazanmıştır. Ancak bunların hiçbiri ona mutluluk ya da onur vermez; çünkü kendisi hakkındaki gerçeği bilmektedir. İnsanları etkileyen ve onu sevilebilir kılan bu koku aslında ona ait değildir; yalnızca bir maskedir.
Sahip olduğu bu olağanüstü güç sayesinde Jean-Baptiste toplum içinde kolayca yaşamını sürdürebilecek durumdadır. İnsanları etkileyebilir, saygı ve sevgi görebilir. Buna rağmen yaşamayı değil, ölmeyi tercih eder. Çünkü elde ettiği başarıların ve gördüğü sevginin gerçek benliğine değil, yarattığı parfüme yönelik olduğunu fark etmiştir. Bu nedenle hayatının anlamını yitirir ve sonunda kendi ölümünü seçer.
Kitabı çok efsanedir fakat filmi çok başka. Hayatımda kitaptan daha çok beğendiğim çok nadir filmler olmuştur, film kitaptan kesinlikle daha iyiydi. Kitaptaki Jean-Baptiste ukalayken, filmdeki Jean-Baptiste daha mütevazı bir karakterdir. Hem okuyun hem izleyin, tam bir şahaser.
Kitapta da filmde de büyülü gerçekçilik unsurları vardır. Bu konuyla ilgili bir kritik yazmıştım. Oraya bakabilirsiniz :)
Beyaz Gemi: Bir Cengiz Aytmatov klasiğidir. O kadar hüzünlü ve duygusaldır ki hikayesi yüreğinizden dolup taşar bu kitap ve içinize sığmaz bir türlü. Bir çocuğun en masum hayalini ve umudunu iliklerimize kadar hissederiz. SPOILER! Bir umudu vardı çocuğun ama alıp götürdüler ondan habersiz. Umutsuz kalan o güzelim masum yavru, hiçbir zaman yanında olamayan babasına artık kavuşmak ister. Beyaz gemideki denizci babasına. Bunun için ne yapmalıdır? Nasıl kavuşmalıdır ona? En iyisi balık olmak. Balık olunca beyaz gemiye kavuşacak ve hiçbir zaman bulamadığı sevginin ve umudun kollarına kendini bırakacak. Umut olmadan hayat olmazdı ki. Biri olmazsa diğeri de olamazdı illa ki. İşte böylece bıraktı kendini serin sulara. Hayalleri, umutları çalınmış; bir bilinmezliğe balık olup yelken açmış kanadı kırık bir masumun hikayesidir bu. En acı, en derin hislerin birbirine karıştığı anlarda bir ses geliyor uzaklardan ve diyor ki:
''Merhaba beyaz gemi, benim gelen!''
Koku: SPOILER! Herkesin bir kokusu vardı ama bir tek Jean-Baptiste Grenouille'ün kokusu yoktu. Annesinin bile kokusunu içine çekememiş ve ne yazık ki pis kokularla dünyaya gelmiş talihsiz bir çocuktu o. Bu talihsizliğinin yanı sıra inanılmaz bir koku yeteneği vardı. Bu yeteneğini kendisi için dünyadaki en güzel kokuyu meydana getirerek kullanmak istedi. Sadece kendisine ait bir kokusu olsun istemişti. Kendi parfümü sayesinde insanların gözünde dünyadaki en güçlü insan olmuştu ve hatta tanrılığa kadar erişebilecek iken o doğduğu bataklıkta kendini hiçliğe terk etti. Çünkü her şey sahteydi. Kimse tarafından gerçekten sevilmemiş ve bu yüzden sevmenin ne demek olduğunu bilememiş hüzünlü bir yürekti onunkisi. Bu değersizlik hissini daha fazla yaşamamak için, bu dünyada sanki hiç yaşamamış gibi kendini soyutlamayı tercih etti ve yok olup gitti bir bilinmezliğe doğru sesini bile çıkarmadan. Üzülmemek elimde değil. Jean-Baptiste için çok üzülürüm ama bir o kadar da ona saygı duyarım. Herkes tarafından sahte bir şekilde sevilmektense hiç sevilmemeyi ve değersizliğimle yalnız başıma ölmeyi ben de tercih ederim.
Jean-Baptiste’ın cinayet işleme motivasyonu, kokuları sonsuza kadar koruma ve şimdiye kadarki en mükemmel parfümü yaratma saplantısından kaynaklanır. Bakire genç kadınları öldürmeye başlar; ancak bunu bedenleri için değil, onların kokularını toplamak için yapar. Dexter gibi Jean-Baptiste de cinsel ilişkiyle ilgilenmez. Kadınları bağımlılığı yüzünden öldürür ve kurbanlarının kokularını toplar.
Jean-Baptiste, hayatta artık hiçbir amacı kalmadığı için intihar eder. Amacına ulaşmış, kusursuz bir koku yaratmış ve yaşadığı toplumdaki herkesin hayranlığını kazanmıştır. Ancak bunların hiçbiri ona mutluluk ya da onur vermez; çünkü kendisi hakkındaki gerçeği bilmektedir. İnsanları etkileyen ve onu sevilebilir kılan bu koku aslında ona ait değildir; yalnızca bir maskedir.
Sahip olduğu bu olağanüstü güç sayesinde Jean-Baptiste toplum içinde kolayca yaşamını sürdürebilecek durumdadır. İnsanları etkileyebilir, saygı ve sevgi görebilir. Buna rağmen yaşamayı değil, ölmeyi tercih eder. Çünkü elde ettiği başarıların ve gördüğü sevginin gerçek benliğine değil, yarattığı parfüme yönelik olduğunu fark etmiştir. Bu nedenle hayatının anlamını yitirir ve sonunda kendi ölümünü seçer.
Kitabı çok efsanedir fakat filmi çok başka. Hayatımda kitaptan daha çok beğendiğim çok nadir filmler olmuştur, film kitaptan kesinlikle daha iyiydi. Kitaptaki Jean-Baptiste ukalayken, filmdeki Jean-Baptiste daha mütevazı bir karakterdir. Hem okuyun hem izleyin, tam bir şahaser.
Kitapta da filmde de büyülü gerçekçilik unsurları vardır. Bu konuyla ilgili bir kritik yazmıştım. Oraya bakabilirsiniz :)